Çatıların üzerinde
elimizden geldiğince hızlı bir şekilde koşuyorduk, ama bu pek bizim tarzımız
değildir. Koşarken zorlanıyordum ve ayağım takılıp duruyordu. Ama o suikastçıya
yakalanırsak durumun çok daha kötü olabileceğini farkındaydım. Koşarken aniden Charlotte’ın ayağının
altındaki kiremit kaydı ve kız çatıdan aşağı doğru kaydı. Panik halde kız
kardeşimin düştüğü yerden aşağıya atlamaya yeltendim ama annem beni kolumdan
yakaladı. “Hayır, Christopher! Artık
onun için çok geç. Onu kurtaramayız. Denersek hepimiz ölebiliriz.” Annemin
gözerinden yaşlar akıyordu, eminim ki o da kendini aşağıya atmamak için kendini
zor tutuyordu ama mantıklı yanı buna engel oluyordu. Annem haklıydı. Küçük
kardeşim için artık çok geçti. Son bir kez daha kardeşime baktım, kafasını
çarpmıştı ve yerde bilinçsizce yatıyordu. Onu böyle görmek içimi acıtıyordu ama
yapabileceğim bir şey yoktu. Yumruklarımı sıktım ve annemin peşinden koşmaya
başladım. Charlotte ölmeyecekti, öyle hissediyordum ama içimden bir ses de
bunun tam tersini söylüyordu. Ölmeyeceğine dair olan ümidime tutundum ve bir
gün onu bulacağıma yemin ettim.
F’ryan küçük kızın
çatıdan düştüğünü görünce koşmayı bıraktı ve aşağıya, kızın yanına indi. Kızın
başından kanlar akıyordu, kafasını çarpmıştı. Daha küçücük bir çocuktu, hiçbir
şey yapamazdı. Yanına gitti ve nabzını kontrol etti. Yaşıyordu. Kızı kucakladı
ve diğer suikastçıların olduğu yere götürdü. Yaralarını sardıktan hemen sonra
kızı kendi yatağına yatırdı ve üstünü örttü. Gülümsedi. “Umarım çabuk
iyileşirsin.” dedi ve odadan çıktı.
Kız gözlerini açtı.
Sabah olmuştu. Daha önce görmediği bir yerdeydi ve kocaman bir yatakta
yatıyordu. Duvarda ona bir yerlerden tanıdık gelen bir sembol vardı ama nerede
gördüğünü bir türlü hatırlayamıyordu. Yataktan yavaşça kalktı ama başı dönünce
durdu. Yavaş hareketlerle bulunduğu odayı kontrol etti. Yalnız değildi. Etrafta
herhangi bir silah aradı. Şöminenin üzerindeki hançeri aldı ve yerde yatan
adama doğru yaklaştı. Aralarında üç metre kadar mesafe vardı.
“Sen kimsin?” diye
sordu kız.
Adam yattığı yerden
doğruldu ve gülümseyerek kıza baktı. Hafifçe esnedi.
“Günaydın,
bakıyorum da kalkmışsın?”
Adam kızın elindeki
hançere bile bakmamıştı, umurunda bile değildi kızın elinde bir silah olması.
Kız, “Soruma cevap
verecek misin?”
“Tabii. Ben F’ryan, suikastçıların lideriyim.”
Kız, “Beni tanıyor
musun?”
F’ryan tek kaşını
kaldırdı, “Sen kendini tanımıyor musun?”
Kız, “Tanısaydım,
sana sormazdım.”
“Çok ilginç. Demek
hiçbir şey hatırlamıyorsun, ha?”
Kız, “Ne
düşünüyorsun?”
F’ryan, “Suikastçı
olmak ister misin?” diye sordu birden,
Kız elindeki
hançeri yerine bıraktı.
Kız, “Bana ne
oldu?”
F’ryan, “Çatıdan
aşağıya düştün ve kafanı çarptın. Hafızanı yitirdin. Şimdi sen de benim soruma
cevap ver. Suikastçı olmak ister misin?”
Kız, “İçimde
bununla ilgili kötü bir his var.”
F’ryan, “Normaldir,
çoğu yerde kötü bir ünümüz olabilir.”
“Hayır… Öyle değil.
Neyse, önemli değil zaten. Ya birileri bir yerlerde beni bekliyorsa? O zaman ne
yapacağım?”
F’ryan, “Kimse seni
beklemiyordur, merak etme.”
“Pekâlâ. Sen öyle
diyorsan.” diye mırıldandı kız, “Nereden başlıyorum?” diye sordu ardından.
F’ryan, “Üstünü
giyin ve beni takip et. Etrafta o kıyafetlerle dolaşma.”
Kız, “Ne giyeceğim
peki?”
F’ryan kıza kendi
üzerindekine benzeyen bir kıyafet uzattı, “Al, bunu giy. Sonra dışarı gel. Seni
orada bekliyorum.” Ve odadan çıktı. Kız üstünü giydi ve F’ryan’ın yanına gitti.
Etrafta odada da gördüğü sembolün aynıları vardı.
Kız F’ryan’a baktı,
“Etraftaki sembollerin anlamı ne?”
F’ryan, “Onlar
suikastçı sembolü. Neden sordun?”
Kız kaşlarını
çattı, “Bana bir yerlerden tanıdık geliyorlar ama tam çıkaramıyorum.”
Adam ona gülümsedi
ve birlikte dışarı çıktılar. F’ryan kızı kendi eğitmeyi düşünüyordu, çünkü
diğer çocuklardan farklıydı bu kız. Onda yetenek vardı, iyi yetiştirilirse
bunun ortaya çıkacağından ümitliydi. Ama derslere başlamadan önce kızın bunun
için uygun olup olmadığından emin olmalıydı. Uygun değilse kızın başına ne
geleceğini gayet farkındaydı, bu yüzden uygun olmasını içten içe umuyordu
F’ryan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder