Uyarı

28 Eylül 2012 Cuma

Geçmiş 9

Isabel ihtişamlı ve bayağı süslü olan ceketi giymeme yardım etti. Bu ortamdan nefret ediyorum. İçimi çektim. Isabel, “Ah, haydi ama Bay Warner! Üzerinizde çok hoş durdu!” Isabel geri çekildi ve bir sanatçı edasıyla bana baktı. Uzanıp üzerimdekini çekiştirdi, bir kere daha gözden geçirdi.
“Tamam! Perfecto!”
Kaşlarımı çattım. “Perfecto?”
Isabel gülümsedi. “Mükemmel.” Beni sırtımdan hafifçe kapıya doğru ittirdi. “Haydi haydi! Geç kalacaksınız!” Gözlerimi devirdim.
Isabel’in gözlerinin içi parlıyordu. “Bayan sizi bekliyor, Bay Warner. Herkes sizi bekliyor.” Göz kırptı. “Bekletmeyin derim.”
“Ne münasebet.” Dedim gülümseyerek.
Isabel bir anda telaşla arkasını döndü, bir mendil çıkardı ve onu özene bezene ceketin cebine yerleştirdi.
“İşte şimdi tam anlamıyla hazırsınız.”
“Isabel, lütfen. Bunu bana neden yapıyorsun?”
“Sızlanma bakayım! Sızlanma da bir an önce aşağı in.”
Isabel’e “Ne yaparsın?” gibilerinden bir bakış atım, yüzüme her zamanki gülümsememi yerleştirdim ve yavaş yavaş aşağı indim. Kocaman balo salonu bir sürü insanla doluydu, renk renk elbiseler giymiş bayanlar ve kavalyeleri. Annem ve müstakbel nişanlımın önünde durdum.
“Ah Lobélia, bu gün muazzam görünüyorsun. Ve tabii sen de anneciğim.” Nazikçe eğildim. “Ah, affedersiniz. Siz her daim güzelsiniz.” Yanımızdan geçen bir garsonun elindeki tepsiyi aldım. “Beyaz, kırmızı?”
Lobélia, “Beyaz.”
Annem, “Kırmızı sevdiğimi biliyorsun hayatım.”
“Tabii ki.” Kadehleri uzattım ve Lobélia’ya gülümsedim. Bir de görseydi, tam olacaktı. O sırada başka biriyle bakışmaktaydı çünkü. İçimi çektim. Bu hayattan bunaldım. Annem ve babamın benim geleceğim ile ilgili verdikleri kararlardan bıktım. Elimdeki tepsiyi garsonlardan birine verdim ve dışarı çıktım. Bu gece ay çok güzeldi. Ben ayı seyrederken aniden binanın balkonunda beklenmedik bir gölge gördüm. Gölge mi? Balkonda kimse yok ki? Hızlı adımlarla gerisingeri içeri girdim ve merdivenleri çıktım. Gölgeyi gördüğüm yere gittim. Hiçbir şey yoktu. Aniden az önce bulunduğum odanın kapısının açık olduğunu fark ettim. O kapıyı kapattığıma eminim. Kapı açık olsaydı, Isabel muhakkak kapatırdı. Tereddüt içinde odaya yaklaştım. Ses çıkarmamaya gayret ederek içeriye süzüldüm, ortam zifiri karanlıktı. İçeri adım atmamla, biri ağzımı kapattı ve ben kaçmaya fırsat bulamadan kendine çekti. Soğuk bir cismin boğazıma dayandığını hissettim.
“Schaeffer nerede?” Ani bir dürtüyle saldırganın karnına dirseğimi geçirdim, beni bırakınca ona döndüm ve duvara dayayarak boğazını sıkmaya başladım.
Adam zar zor konuşmaya başladı, “Lanet olsun, her zaman doğaçlamaya başvurmamalıyım belki de.”
Arkamdan bir ses geldi, “Bence de.” Kafama bir darbe yedim ve yere yığıldım. Etraf bulanıklaşıyordu. İki kişi başımda durmuştu, birinin elinde bir bıçak vardı sanırım. Mükemmel. Demek böyle öleceğim. Ah, üzgünüm Isabel. Perfecto.
Ve, kendimden geçtim.

Gözlerimi açtığımda hava aydınlıktı. Bir ormandaydık ve bir ağacın gölgesine yatıyordum. Ellerim bağlanmıştı. Karşımda biri oturuyordu. Gözlerimi açtığımda gülümsedi. “Günaydın Bay Warner, kahvaltınızı getireyim mi?” Yaslandığım ağaçtan bir gülme sesi geldi ve bir kız ağaçtan yanıma atladı.
Adam, “Schaeffer onun yerine seni almamızı söyledi.”
Kız gözlerini devirdi, “Şerefsiz. Oğlunu gözünü kırpmadan sattı.”
“Aynen.. Neyse, ölünün ardından kötü konuşulmaz. Laren?”
“Efendim?”
“Çözsek mi Bay Warner’ı?”
Kız omuz silkti. “Benim için fark etmez. Ne yapacaksın?”
“Bir konuşalım, ne dersin.”
“Tabii.” Kız bileğinin altından bir bıçak çıkardı ve bileğimi çözdü.
“E, nasılsınız Bay Warner?”
“Kötü. Ve bana “Bay Warner” diye hitap etmemenizi rica ediyorum.”
“Pekâlâ. Peki, ne diye hitap edelim size?”
“Theodore, mümkünse.”
“Pekâlâ Theo, Seni o muhteşem yaşamına sağ salim geri göndereceğiz fakat önce bizim için birkaç soruyu cevaplandırman lazım.”
“Pek tabii. Lakin siz önce annemin ve babamın iyi olup olmadığını söyleyin.”
Gülümsedi. “Merak etme, gayet iyiler. Güvenli bir şekilde binadan dışarı çıktılar. Tabii Schaeffer hariç.”
“Teessüf ederim, oraya dönmek isteyen de kim?”
Kaşlarını kaldırdı, “Çok ilginç.”
“Orasının ne kadar iç bunaltıcı bir yer olduğunun farkında mısın? Özellikle de O Schaeffer, tam bir pislik. Sırf babam istiyor diye onun şımarık kızıyla evleniyorum.”
“Olağanüstü ilginç. Bütün asiller böyle midir acaba?”
Kız, “Yalan söylemediğini nereden bilelim?”
“Size yalan söylemek için bir sebebim yok.”
Kız, “Belki de ölmekten korkuyorsundur ve bizim yanımızda gibi görünmeye çalışıyorsundur?”
  “Siz bana ölmeyeceğimi söylediniz. Ve pek de şerefsize benzemiyorsunuz. Ne soracaksanız söyleyin, bekliyorum.”
“Schaeffer’ın kardeşi Jordan’ı nerede bulabilirim?”
“Doğu şatosunda. Genellikle orada olur. Arada sırada arkadaşlarıyla ava çıkarlar ama artık o kadar sık çıkmıyorlar. Muhtemelen şatodadır.”
“Tamam. Sen oraya dönmek istemediğini söyledin. Bundan sonra ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum. Ama oraya dönmek istemediğim kesin. Öldüğümü sanacaklar, ama olsun. İnsanların.. Benden hep büyük şeyler istemesinden bıktım. Hayatımı yaşamak istiyorum.
“Peki, hayatını yaşarken bizimle birlikte olmak ister misin?”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
Kız, “Bize katıl. Kardeşimiz ol.”
“Siz ciddi misiniz?”
“Evet. Bize katılabilme şansın var. Bunu değerlendirmek sana kalmış.” Bir an tereddüt ettim. Bir suikastçı olmak? Ah, boşver gitsin. Bu hayatı bir kez yaşayacaksın, dilediğin gibi yaşa.
“Tamam. Kabul ediyorum.”
Suikastçı ellerini ovuşturdu, “İşte en sevdiğim kısım, sınama. Haydi, şu Jordan’ı bulalım ve-“
Kız adamın sözünü yarıda kesti, “Ah hayır,” Parmağıyla kendini gösterdi. “Sınama yapacağım diye beni öldürtüyordun.” Beni gösterdi. “Aynı şeyin bu çocuğa da olmasını istemiyorum.”
Adam gözlerini devirdi. “Hiçbir şey olmayacak.” Bana baktı. “Biz size kendimizi tanıttık mı Monsieur?”
“Hayır.”
Eliyle ağzını kapattı. “Ne büyük saygısızlık! Ben Gilan Vespucci, hizmetinizdeyim.” Hafifçe eğildi. “Bu da Laren… Laren…” Kız baktı. “Laren, soyadın neydi?”
Kız içini çekti. “Laren Fletcher. Kendini hep böyle mi tanıtıyorsun Gill?”
Gilan sırıttı, “Ne var? Beğenemediniz mi hanımefendi?”
Laren bana baktı. Gülümsüyordu. “Bak şimdi, önce Gill seni ateşe atacak, sonra da kurtarmak için çabalayacak. Tam sen ölümcül darbeyi yiyecekken yardıma koşacak ve sen ona hayatını borçlanacaksın.
Sonra o, “Lafı mı olur?” diyecek, lakin sonraki günlerde elinden geldiğince sana bu olayı anımsatmaya çalışacak. En sonunda sen patlayacaksın ve kafasına geçireceksin bir tane. Ya da borcunu ödemeye çalışırsın, gerçi ben kafasına geçirmekten yanayım.” Omuz silkti.
“Ah, haydi ama! Abartıyorsun bence. Neyse, sen şuna bir silah ver de gidip şu Jordan’ı bulalım.”
Laren kulağıma eğildi, “Bak, gördün mü? Aksiyon başlıyor.”
Gilan gözlerini devirdi ve atına bindi. “Sana da bir at bulduğumuz için şanslısın. Bu sana kıyağım olsun.”
Laren ata binerken, “Hey, atı ben aldım. Hem de iki katı para vermek zorunda kaldım.”
“Her neyse.”
Ata bindim ve ikisinin peşinden gittim. Sözlümün babasının kardeşini öldürmeye gidiyorduk. Yaptığım şey doğru mu? Kesinlikle bilmiyorum. Bu insanlar ölüm çok basit bir şey gibi konuşuyorlar. Git ve canını al. Sonra da olay yerinden tüy. İçimi çektim ve içgüdülerimin gitmemi istediği yere doğru atımı sürdüm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder