Isabel ihtişamlı ve
bayağı süslü olan ceketi giymeme yardım etti. Bu ortamdan nefret ediyorum.
İçimi çektim. Isabel, “Ah, haydi ama Bay Warner! Üzerinizde çok hoş durdu!”
Isabel geri çekildi ve bir sanatçı edasıyla bana baktı. Uzanıp üzerimdekini
çekiştirdi, bir kere daha gözden geçirdi.
“Tamam! Perfecto!”
Kaşlarımı çattım. “Perfecto?”
Isabel gülümsedi.
“Mükemmel.” Beni sırtımdan hafifçe kapıya doğru ittirdi. “Haydi haydi! Geç
kalacaksınız!” Gözlerimi devirdim.
Isabel’in
gözlerinin içi parlıyordu. “Bayan sizi bekliyor, Bay Warner. Herkes sizi
bekliyor.” Göz kırptı. “Bekletmeyin derim.”
“Ne münasebet.”
Dedim gülümseyerek.
Isabel bir anda
telaşla arkasını döndü, bir mendil çıkardı ve onu özene bezene ceketin cebine
yerleştirdi.
“İşte şimdi tam
anlamıyla hazırsınız.”
“Isabel, lütfen.
Bunu bana neden yapıyorsun?”
“Sızlanma bakayım!
Sızlanma da bir an önce aşağı in.”
Isabel’e “Ne
yaparsın?” gibilerinden bir bakış atım, yüzüme her zamanki gülümsememi
yerleştirdim ve yavaş yavaş aşağı indim. Kocaman balo salonu bir sürü insanla
doluydu, renk renk elbiseler giymiş bayanlar ve kavalyeleri. Annem ve müstakbel
nişanlımın önünde durdum.
“Ah Lobélia, bu gün
muazzam görünüyorsun. Ve tabii sen de anneciğim.” Nazikçe eğildim. “Ah,
affedersiniz. Siz her daim güzelsiniz.” Yanımızdan geçen bir garsonun elindeki
tepsiyi aldım. “Beyaz, kırmızı?”
Lobélia, “Beyaz.”
Annem, “Kırmızı
sevdiğimi biliyorsun hayatım.”
“Tabii ki.”
Kadehleri uzattım ve Lobélia’ya gülümsedim. Bir de görseydi, tam olacaktı. O
sırada başka biriyle bakışmaktaydı çünkü. İçimi çektim. Bu hayattan bunaldım.
Annem ve babamın benim geleceğim ile ilgili verdikleri kararlardan bıktım.
Elimdeki tepsiyi garsonlardan birine verdim ve dışarı çıktım. Bu gece ay çok
güzeldi. Ben ayı seyrederken aniden binanın balkonunda beklenmedik bir gölge
gördüm. Gölge mi? Balkonda kimse yok ki? Hızlı
adımlarla gerisingeri içeri girdim ve merdivenleri çıktım. Gölgeyi gördüğüm
yere gittim. Hiçbir şey yoktu. Aniden az önce bulunduğum odanın kapısının açık
olduğunu fark ettim. O kapıyı kapattığıma
eminim. Kapı açık olsaydı, Isabel muhakkak kapatırdı. Tereddüt içinde odaya
yaklaştım. Ses çıkarmamaya gayret ederek içeriye süzüldüm, ortam zifiri
karanlıktı. İçeri adım atmamla, biri ağzımı kapattı ve ben kaçmaya fırsat
bulamadan kendine çekti. Soğuk bir cismin boğazıma dayandığını hissettim.
“Schaeffer nerede?”
Ani bir dürtüyle saldırganın karnına dirseğimi geçirdim, beni bırakınca ona
döndüm ve duvara dayayarak boğazını sıkmaya başladım.
Adam zar zor
konuşmaya başladı, “Lanet olsun, her zaman doğaçlamaya başvurmamalıyım belki
de.”
Arkamdan bir ses
geldi, “Bence de.” Kafama bir darbe yedim ve yere yığıldım. Etraf
bulanıklaşıyordu. İki kişi başımda durmuştu, birinin elinde bir bıçak vardı
sanırım. Mükemmel. Demek böyle öleceğim.
Ah, üzgünüm Isabel. Perfecto.
Ve, kendimden
geçtim.
Gözlerimi açtığımda
hava aydınlıktı. Bir ormandaydık ve bir ağacın gölgesine yatıyordum. Ellerim
bağlanmıştı. Karşımda biri oturuyordu. Gözlerimi açtığımda gülümsedi. “Günaydın
Bay Warner, kahvaltınızı getireyim mi?” Yaslandığım ağaçtan bir gülme sesi
geldi ve bir kız ağaçtan yanıma atladı.
Adam, “Schaeffer
onun yerine seni almamızı söyledi.”
Kız gözlerini
devirdi, “Şerefsiz. Oğlunu gözünü kırpmadan sattı.”
“Aynen.. Neyse,
ölünün ardından kötü konuşulmaz. Laren?”
“Efendim?”
“Çözsek mi Bay
Warner’ı?”
Kız omuz silkti.
“Benim için fark etmez. Ne yapacaksın?”
“Bir konuşalım, ne
dersin.”
“Tabii.” Kız
bileğinin altından bir bıçak çıkardı ve bileğimi çözdü.
“E, nasılsınız Bay
Warner?”
“Kötü. Ve bana “Bay
Warner” diye hitap etmemenizi rica ediyorum.”
“Pekâlâ. Peki, ne
diye hitap edelim size?”
“Theodore,
mümkünse.”
“Pekâlâ Theo, Seni
o muhteşem yaşamına sağ salim geri göndereceğiz fakat önce bizim için birkaç
soruyu cevaplandırman lazım.”
“Pek tabii. Lakin
siz önce annemin ve babamın iyi olup olmadığını söyleyin.”
Gülümsedi. “Merak
etme, gayet iyiler. Güvenli bir şekilde binadan dışarı çıktılar. Tabii
Schaeffer hariç.”
“Teessüf ederim,
oraya dönmek isteyen de kim?”
Kaşlarını kaldırdı,
“Çok ilginç.”
“Orasının ne kadar
iç bunaltıcı bir yer olduğunun farkında mısın? Özellikle de O Schaeffer, tam
bir pislik. Sırf babam istiyor diye onun şımarık kızıyla evleniyorum.”
“Olağanüstü ilginç.
Bütün asiller böyle midir acaba?”
Kız, “Yalan
söylemediğini nereden bilelim?”
“Size yalan
söylemek için bir sebebim yok.”
Kız, “Belki de
ölmekten korkuyorsundur ve bizim yanımızda gibi görünmeye çalışıyorsundur?”
“Siz bana ölmeyeceğimi söylediniz. Ve pek de
şerefsize benzemiyorsunuz. Ne soracaksanız söyleyin, bekliyorum.”
“Schaeffer’ın
kardeşi Jordan’ı nerede bulabilirim?”
“Doğu şatosunda.
Genellikle orada olur. Arada sırada arkadaşlarıyla ava çıkarlar ama artık o
kadar sık çıkmıyorlar. Muhtemelen şatodadır.”
“Tamam. Sen oraya
dönmek istemediğini söyledin. Bundan sonra ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum. Ama
oraya dönmek istemediğim kesin. Öldüğümü sanacaklar, ama olsun. İnsanların..
Benden hep büyük şeyler istemesinden bıktım. Hayatımı yaşamak istiyorum.
“Peki, hayatını
yaşarken bizimle birlikte olmak ister misin?”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek istiyorsun?”
Kız, “Bize katıl.
Kardeşimiz ol.”
“Siz ciddi
misiniz?”
“Evet. Bize
katılabilme şansın var. Bunu değerlendirmek sana kalmış.” Bir an tereddüt
ettim. Bir suikastçı olmak? Ah, boşver
gitsin. Bu hayatı bir kez yaşayacaksın, dilediğin gibi yaşa.
“Tamam. Kabul
ediyorum.”
Suikastçı ellerini
ovuşturdu, “İşte en sevdiğim kısım, sınama. Haydi, şu Jordan’ı bulalım ve-“
Kız adamın sözünü
yarıda kesti, “Ah hayır,” Parmağıyla kendini gösterdi. “Sınama yapacağım diye
beni öldürtüyordun.” Beni gösterdi. “Aynı şeyin bu çocuğa da olmasını
istemiyorum.”
Adam gözlerini
devirdi. “Hiçbir şey olmayacak.” Bana baktı. “Biz size kendimizi tanıttık mı
Monsieur?”
“Hayır.”
Eliyle ağzını
kapattı. “Ne büyük saygısızlık! Ben Gilan Vespucci, hizmetinizdeyim.” Hafifçe
eğildi. “Bu da Laren… Laren…” Kız baktı. “Laren, soyadın neydi?”
Kız içini çekti.
“Laren Fletcher. Kendini hep böyle mi tanıtıyorsun Gill?”
Gilan sırıttı, “Ne
var? Beğenemediniz mi hanımefendi?”
Laren bana baktı.
Gülümsüyordu. “Bak şimdi, önce Gill seni ateşe atacak, sonra da kurtarmak için
çabalayacak. Tam sen ölümcül darbeyi yiyecekken yardıma koşacak ve sen ona
hayatını borçlanacaksın.
Sonra o, “Lafı mı
olur?” diyecek, lakin sonraki günlerde elinden geldiğince sana bu olayı
anımsatmaya çalışacak. En sonunda sen patlayacaksın ve kafasına geçireceksin
bir tane. Ya da borcunu ödemeye çalışırsın, gerçi ben kafasına geçirmekten
yanayım.” Omuz silkti.
“Ah, haydi ama!
Abartıyorsun bence. Neyse, sen şuna bir silah ver de gidip şu Jordan’ı
bulalım.”
Laren kulağıma
eğildi, “Bak, gördün mü? Aksiyon başlıyor.”
Gilan gözlerini
devirdi ve atına bindi. “Sana da bir at bulduğumuz için şanslısın. Bu sana
kıyağım olsun.”
Laren ata binerken,
“Hey, atı ben aldım. Hem de iki katı para vermek zorunda kaldım.”
“Her neyse.”
Ata bindim ve
ikisinin peşinden gittim. Sözlümün babasının kardeşini öldürmeye gidiyorduk.
Yaptığım şey doğru mu? Kesinlikle bilmiyorum. Bu insanlar ölüm çok basit bir
şey gibi konuşuyorlar. Git ve canını al. Sonra da olay yerinden tüy. İçimi
çektim ve içgüdülerimin gitmemi istediği yere doğru atımı sürdüm.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder