Yağmur dinmişti,
güneş batmak üzereydi. Gökyüzü turuncunun ve kırmızının farklı tonlarına
bürünmüştü. Fabio eski günlerde Marcelo ile yaptıkları gibi boş sokakta yavaş
bir yürüyüş tutturmuştu. Tek farkı, konuşacak biri yoktu. Az ileride kızı
gördü, Lane’in arkadaşı olan. O kızı anladığını düşünüyordu, Marcelo’yu
kaybettiğinde o da böyle hissetmişti. Yanına igtmeyi düşündüğü sırada Fabio
çatıdaki birini gördü, bir suikastçı. Elinde bir tabanca vardı ve tabancanın
ucu kıza çevrilmişti. Birden aklına dank etti. Casus.
Fabio kıza
seslendi, “Dikkat et!” Casus kafasını sesin geldiği yöne çevirdi ve Fabio’yu
gördü. Bu sırada kız Fabio’yu duymuştu, etrafına bakındı ve çatıdaki silueti
gördü; biraz duraksadıktan sonra ona doğru koşmaya başladı. Fabio birden
casusun yüzünü fark etti; ne kadar tanıdık bir yüz olduğunu.
“William?” dedi şaşkınlıkla. Aniden kalbinin
biraz üstünde bir acı dalgası hissetti. Yere yığıldı. Zor nefes alıyordu.
Gözleri kararıyordu, yattığı yerin ıslanmaya başladığını hissetti. Göz ucuyla
William’ın çatıdan atladığını ve kızın da peşinden gittiğini gördü. En azından
kızı kurtarmıştı. Lane’in intikamını almak istiyordu kız, Fabio ona bunun için
bir şans vermişti, artık bu şansı değerlendirmek kıza kalmıştı. “İyi şanslar..”
diye mırıldandı ve Marcelo’nun yanına gitmek üzere gözlerini kapattı.
“Ah lanet olsun!”
Fabio’nun orada ne işi vardı? Bütün planı alt üst olmuştu ve kız peşinde
takılmıştı. Birinin bağırdığını duyunca hiç düşünmeden tetiği çekmişti ve şimdi
bunun için kendi kendine lanetler okuyordu. Çatıdan aşağı atladı ve koşmaya
başladı. Kız hızla peşinden geliyordu ve yakalamadan durmayacağı kesindi. Yakalanamam. Beni görmemeli. Birden
kendini çıkmazda buldu. Duvarlar dümdüzdü. Yanındaki kapıyı açmaya çalıştı ama
kapı açılmadı.
“Ah, lanet olsun.”
Kaçacak yer yoktu. Birden ilk karşılaştıklarında kızın dediğini hatırladı.
“Savaşa konsantre olmalısın. Yoksa kılıcı yiyiverirsin.” Kesinlikle çok
haklıydı. Ama artık bunu telafi etmek için çok geçti. Aralarında on metre kadar
vardı, kız kılıcını çekti. “Kimsin sen?” diye sordu sertçe.
Cevap vermedi,
yapması gereken tek bir şey vardı. Savaşmalıydı, bu yapabileceği tek şeydi. Bu
kız için, koca yıllarını alan görevinden vazgeçmeyecekti ya. Kılıcını çekti.
“Ya sen, ya ben.”
dedi.
Yerdeki tabancayı
aldı ve kendi başına dayadı. “Sonuçta, sözümü tutmuş oldum. Değil mi?”
Gözlerini kapattı ve duraksamadan tetiği çekti.
Aniden biri
tabancaya ateş edince kurşun yönünden saptı ve yandaki tahta kapıya saplandı.
Ateş eden tarafa baktım ve benden beş yaş kadar büyük bir Tapınakçıyı öfke
saçan gözleriyle bana bakarken buldum. “Sen benim kardeşimi öldürdün. Seni ben
öldüreceğim.” Silahını başıma doğrulttu. “Silahını yere at.” Tek kaşımı
kaldırdım. “Sen nasıl istersen.” Silahımı yere bıraktım. Tapınakçı bana doğru
yaklaştı ve boştaki eliyle başlığımı indirdi. Birden tapınakçının gözleri şaşkınlıkla
açıldı, silahını yere düşürdü.
“Lotte?”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder