Uyarı

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Bölüm 4

Yağmur dinmişti, güneş batmak üzereydi. Gökyüzü turuncunun ve kırmızının farklı tonlarına bürünmüştü. Fabio eski günlerde Marcelo ile yaptıkları gibi boş sokakta yavaş bir yürüyüş tutturmuştu. Tek farkı, konuşacak biri yoktu. Az ileride kızı gördü, Lane’in arkadaşı olan. O kızı anladığını düşünüyordu, Marcelo’yu kaybettiğinde o da böyle hissetmişti. Yanına igtmeyi düşündüğü sırada Fabio çatıdaki birini gördü, bir suikastçı. Elinde bir tabanca vardı ve tabancanın ucu kıza çevrilmişti. Birden aklına dank etti. Casus.
Fabio kıza seslendi, “Dikkat et!” Casus kafasını sesin geldiği yöne çevirdi ve Fabio’yu gördü. Bu sırada kız Fabio’yu duymuştu, etrafına bakındı ve çatıdaki silueti gördü; biraz duraksadıktan sonra ona doğru koşmaya başladı. Fabio birden casusun yüzünü fark etti; ne kadar tanıdık bir yüz olduğunu.
 “William?” dedi şaşkınlıkla. Aniden kalbinin biraz üstünde bir acı dalgası hissetti. Yere yığıldı. Zor nefes alıyordu. Gözleri kararıyordu, yattığı yerin ıslanmaya başladığını hissetti. Göz ucuyla William’ın çatıdan atladığını ve kızın da peşinden gittiğini gördü. En azından kızı kurtarmıştı. Lane’in intikamını almak istiyordu kız, Fabio ona bunun için bir şans vermişti, artık bu şansı değerlendirmek kıza kalmıştı. “İyi şanslar..” diye mırıldandı ve Marcelo’nun yanına gitmek üzere gözlerini kapattı.

“Ah lanet olsun!” Fabio’nun orada ne işi vardı? Bütün planı alt üst olmuştu ve kız peşinde takılmıştı. Birinin bağırdığını duyunca hiç düşünmeden tetiği çekmişti ve şimdi bunun için kendi kendine lanetler okuyordu. Çatıdan aşağı atladı ve koşmaya başladı. Kız hızla peşinden geliyordu ve yakalamadan durmayacağı kesindi. Yakalanamam. Beni görmemeli. Birden kendini çıkmazda buldu. Duvarlar dümdüzdü. Yanındaki kapıyı açmaya çalıştı ama kapı açılmadı.
“Ah, lanet olsun.” Kaçacak yer yoktu. Birden ilk karşılaştıklarında kızın dediğini hatırladı. “Savaşa konsantre olmalısın. Yoksa kılıcı yiyiverirsin.” Kesinlikle çok haklıydı. Ama artık bunu telafi etmek için çok geçti. Aralarında on metre kadar vardı, kız kılıcını çekti. “Kimsin sen?” diye sordu sertçe.
Cevap vermedi, yapması gereken tek bir şey vardı. Savaşmalıydı, bu yapabileceği tek şeydi. Bu kız için, koca yıllarını alan görevinden vazgeçmeyecekti ya. Kılıcını çekti.
“Ya sen, ya ben.” dedi.

Yerdeki tabancayı aldı ve kendi başına dayadı. “Sonuçta, sözümü tutmuş oldum. Değil mi?” Gözlerini kapattı ve duraksamadan tetiği çekti.

Aniden biri tabancaya ateş edince kurşun yönünden saptı ve yandaki tahta kapıya saplandı. Ateş eden tarafa baktım ve benden beş yaş kadar büyük bir Tapınakçıyı öfke saçan gözleriyle bana bakarken buldum. “Sen benim kardeşimi öldürdün. Seni ben öldüreceğim.” Silahını başıma doğrulttu. “Silahını yere at.” Tek kaşımı kaldırdım. “Sen nasıl istersen.” Silahımı yere bıraktım. Tapınakçı bana doğru yaklaştı ve boştaki eliyle başlığımı indirdi. Birden tapınakçının gözleri şaşkınlıkla açıldı, silahını yere düşürdü.
“Lotte?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder