Ona söylemeliyim. William. Ona
söylemeliyim.
Tam o sırada atımın bacağına bir ok saplandı ve at yere yuvarlandı. Ben de atla
birlikte yere düştüm. Tam sırası. Aceleyle
ayağa kalktım ama biri beni arkadan tuttu ve oldukça keskin bir bıçağı boğazıma
dayadı.
“Nereye
gittiğini sanıyorsun Lane?” Bu sesi tanıyordum.
“William.
Dur, ne yaptığını bilmiyorsun.”
“Ne
yaptığımı gayet iyi biliyorum. Diğerlerine söyleyemeyeceksin.”
“Söylemeyeceğim.
Beni dinle. Dur!”
“Üzgünüm
Lane.” Bıçağı boğazımdan çekti ve aynı anda sırtımda derin bir acı hissettim.
Yere yığıldım. Karanlık. Etraf
bulanıklaşıyordu, artık etrafı düzgün göremiyordum. “Kız… O… Kardeşin…”
“Kanımı…
Yer… De… Bırakma… Bul… Onu… Ve… Bitir. Bul.. Kardeşin… Will… Kız…” Sesimin
duyulduğundan emin değildim, konuşmakta zorlanıyordum. Azıma dolan kanları
tükürmeye çalışıyordum. Karanlık zihnimi sarıyordu, görevimi yerine getirip
getiremeyeceğimi bilmiyordum. Birinin benimle konuştuğunu duyumsadım ama ne
dediğini anlamıyordum. Ve her yer sonsuz bir karanlığa gömüldü.
Annem
içeriden yalvaran gözlerle bana baktı. “Saklan, Lane. Bana bir şey olmaz.”
Tereddüt ettim ama sonra koştum ve mutfağa saklandım. Kapıyı iki santim kadar
bir genişlik kalacak şekilde kapattım ve içeriyi gözlemeye başladım. En sonunda
kapı kırıldı ve iriyarı bir adam içeriye daldı. Suratında çarpık bir gülümseme
vardı. Yavaş adımlarla anneme doğru yaklaşıyordu. “Evde başkası var mı?”
Annemin
gözlerine en ufak bir korku yoktu. “Yok.”
Adam
gittikçe yaklaşıyordu. “Emin misin?” Annem kıpırdamadı. Başını hafifçe salladı.
“Harika.”
Adam annemi itti ve annem yere düştü. Adam kılıcını çıkardı. “Son bir sözün var
mı?” Annem hafifçe doğruldu ve adamın çizmelerine tükürdü. Adam öfkeyle bir
şeyler söyledi ve kılıcını indirdi. Bir anda her yer kanla kaplandı. İstemeden
hafifçe bir inleme çıkardım. Korkuyla ağzımı kapattım ve kapıdan çekildim. Ayak
sesleri yaklaşıyordu. İki metre. Bir metre. Hızla tezgâhın üzerindeki bıçağı
kaptım. Ellerim titriyordu. Bıçağı arkama sakladım. Kapı gürültüyle açıldı.
“Burada kim varmış?”
Kılıcını
kınına soktu. “Demek annen senin burada olduğunu söylemeyi unuttu.”
“Bir
anne hiç kendi çocuğunu unutur mu?” Adam gittikçe yaklaşıyordu. Bıçağı o kadar
sıkı tutuyordum ki eklem yerlerim bembeyaz olmuştu. Adam yeteri kadar
yaklaşmıştı, fırsattan istifade ederek bıçağı savurdum ama elimi yakaladı. Cık
cık etti. “Çok kötü bir seçim.” Bileğimi yavaş yavaş bükmeye başladı.” Acıyla
bağırdım. Bıçağı yere düşürdüm. Keskin bir çatırtı duyuldu. Resmen
kıvranıyordum, ama adam elimi mengene gibi kavramıştı ve bırakmıyordu.
Gözlerimi kapattım ve dişlerimi sıktım. O sırada elimi bıraktığını hissettim.
Gözlerimi açıp bakınca karşımda birinin durduğunu gördüm. Kolunun altından bir
bıçak çıkıyordu ve bıçak kanlıydı. Elinin ufak bir hareketiyle bıçağı geri
çekti. Az önce karşımda duran adam şimdi cansız bir şekilde yerde yatıyordu.
Diğeri eğildi ve adamın gözlerini kapattı. “Huzur içinde yat.” Sonra kalktı ve
bana döndü. “İyi misin?” Olumsuz şekilde başımı salladım. Hemen yanıma geldi.
Adamın kırdığı bileğimi nazikçe tuttu. Elim sanki cansız bir uzuvmuş gibi
sarkıyordu. “Evde kolunu boynuna destekleyebileceğim bir şey var mı?” Kenardaki
paçavrayı ona uzattım. Paçavrayı boynumdan geçirdi ve kolumun altından sıkıca
bağladı. “Benimle gel.” Evden dışarı çıktık, kapıda bir at bekliyordu. Atın
rengi herhalde beyazdı ama gövdesindeki kirden ve yaralardan pek belli
olmuyordu. Benim ata binmeme yardım etti, sonra kendi de bindi. “Nereye
gidiyoruz?”
“Suikastçı
sığınağına.”
“Sen…
Bir suikastçı mısın?” dedim betim benzim atarak.
“Evet.”
Atı
durdurdu ve inmeme yardım etti. Bir yere girdik. Etrafta bir sürü insan vardı.
Hepsi de birbirine benziyordu, başlarında bir kapüşon vardı ve yüzlerinin büyük
kısmı görünmüyordu. Adam onu bir kızın önüne getirdi. “Jane, bileğini kırmış.
Onunla ilgilenmeni istiyorum.
“Tabii
ki Mentor.”
Kız
benle bir süre ilgilendikten sonra dikkatli olman hakkında bir şeyler söyledi
ve gitti. Ben de etrafta gezinmeye başladım. Üst katta kapısı hafifçe açık olan
bir oda vardı. Kendime hâkim olamadım ve içeri baktım. İçeride beni kurtaran
suikastçıyı gördüm, bıçağını biliyordu. “İçeri gel.” Dedi bir anda. İrkildim.
Burada olduğumu nereden biliyordu? Temkinli adımlarla içeri girdim. Bana döndü.
“Adın ne?”
“Lane.”
“Başkalarının
işlerine burnunu sokmamayı öğrenmelisin Lane. Herkes sana benim kadar iyi
davranmayabilir.” Konuşmadım, haklıydı. Başımı hafifçe salladım.
“Baban
nerede?”
“Öldü.”
“Nasıl?”
“Bir
gün ortadan kayboldu… Geri gelmedi. Cesedini ormanda buldular.” Başını salladı.
“Anneni
kaybetmene üzüldüm. Zamanında yetişemediğim için bağışla beni.”
Başımı
kaldırdım, “Bağışlanacak bir şey yok. Gelmek zorunda değildin, beni kurtarmak
zorunda da değildin. Bunun için sana borçluyum. Beni çırağın olarak kabul et,
usta.” Tek dizimin üzerine çöktüm. Suikastçı elini omzuma koydu.
“Bana
F’ryan de evlat. Resmiyetin mecburiyeti yok. Çırağım olmak istiyorsan çok
çalışmalısın. Bunu gerçekten istiyor musun?” F’ryan’ın gözlerine baktım.
“Ailemin
intikamını almak istediğim kadar.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder