Philip Jane’i
etkisiz hale getirmişti, ancak geç kalmıştı. Jane kılıcını resmen kızın içinden
geçirmişti. Jane’i bıraktı ve kızın yanına eğildi, onu omuzlarından sarstı.
“Uyan! Sakın gözlerini kapatma! Lütfen!” Kızın hafifçe gülümsediğini gördü.
“Ölemezsin!” diye
inledi, kız ona bu haliyle aynen F’ryan’ı hatırlatıyordu. Kızı tekrar sarstı. O
sırada içerisi bir anda Tapınakçılarla doldu. Tapınakçının biri öfkeyle
“Charlotte!” diye bağırıyordu. Birden Philip’i gördü ve yanına koştu. Genç Suikastçının
yakasını kavradı.
“Ne oldu ona!” diye
bağırdı öfkeyle.
“Yaralandı, kılıçla.
Karnından.” diye yanıt verdi Philip, nefes alıp verişi birisi yakasını
kavrıyorken hayli zorlaşmıştı. Tapınakçı onu bıraktı ve nazikçe Charlotte’ı
tuttu, hafifçe doğrulttu.
“Charlotte! Ne olur
uyan. Seni yeni buldum. Tekrar kaybedemem.” dedi, hemen ardından bana döndü.
“Sen kim oluyorsun?” diye sordu kaşlarını çatarak.
“Kardeşi, arkadaşı,
yoldaşı. Peki sen?” diye sordu Philip tek kaşını kaldırırken.
“Kardeşi.” dedi
ters ters. “Onu taşımama yardım edersin o halde?”
İki kişi kızı
omuzladılar ve dışarı çıkardılar. Herkes her yerdeydi, Suikastçılar ve Tapınakçılar
birbirine karışmışlardı. Her yer kan gölüne dönmüştü. Karmaşanın olmadığı bir
yere taşıdılar kızı, Tapınakçı yanında taşıdığı sargı bezini ve bir matara suyu
çıkardı. Önce yarayı temiz suyla yıkadı, sonra güzelce sardı. “Ölmene izin
vermeyeceğim. Kesinlikle ölmeyeceksin. Ölemezsin.”
Şaşırmıştım. Kızın
bir ailesi vardı. Tapınakçı bir aile, suikastçı bir evlat.
“Sen cidden onun öz
kardeşi misin?” diye sordum.
Tapınakçı bana
baktı. “Evet. Bununla bir sorunun mu var yoksa?”
“Ah, hayır, tabii
ki de hayır. Benim değil ama başkalarının olabilir.” diye yanıt verdi aceleyle.
“Olabilir.” dedi
Tapınakçı. “Ve bu onları hiç mi hiç ilgilendirmez.”
“Adın ne?” diye
sordu Philip.
“Christopher.”
“Ben Philip. Philip
Undertree.”
“Pekâlâ, Philip.
Başın belaya girebilir. İstersen geri dön.”
“Hayır.”
“Sen benimle
gelemezsin. Sen bir Suikastçısın.”
Elimle kızı
gösterdim. “O da öyle.”
“O, Tapınakçı Liderinin
kızı.”
Philip Tapınakçıya
bakakaldı. “Tapınakçı Liderinin.. Kızı mı dedin sen?” dedi şaşkınlıkla. Sıradan
bir Tapınakçı olduğunu düşünmüştü, fakat Tapınakçı Lideri?
“Ciddi olamazsın.”
dedi, bu sırada gözünün ucuyla kıza bakıyordu.
“Louié LaPiere’in
kızı Charlotte LaPiere o.”
“Yine de, umurumda
bile değil. Öldürülecek olsam bile. O benim kardeşim, her zaman yanında
olacağım ben onun.” diye karşılık verdi, yaşadığı ani şaşkınlığı üzerinden
atmıştı, kendinden emin ve kararlı gözüküyordu.
Christopher omuz
silkti. “Nasıl istersen. Ben seni uyardım. Seni savunurum, ama sonun kötü
olursa beni suçlama.”
Christopher bir
ıslık çaldı ve kömür gibi kara bir at dörtnala buraya doğru koşmaya başladı.
Charlotte’ı ata bindirdi. “Ahırlar nerede?” diye sordu.
“Ben atları
getiririm, sen Charlotte’a bak.” diye yanıt verdi Philip ve ahırlara doğru
koştu, ama ahırlar alev almaktaydı. Atlar dışarı çıkmıştı etrafa dağılmış,
panik halde kaçmaya çalışıyorlardı. Karmaşanın içinden atımı ve Fabio’nun eski
atını buldum, Fabio’nun atına “Beni takip et.” dedim emreden bir tonda ve kendi
atıma binerek Charlotte ile Christopher’ın yanına gittim. Christopher ile atlarımızı
Tapınakçı şatosuna sürdük. Bir gün buraya savaştan öte bir sebep için gideceğim
daha önceden hiç aklıma gelmemişti. Bir yanım eve dönüp diğer suikastçılara
yardım etmek, bir yanım da Charlotte’ın yanında olmak istiyordu. İçimdeki
karmaşayı bir süreliğine rafa kaldırdım, zaten bir süre sonra onunla tekrar
ilgilenmek zorunda kalacaktım.
Vardığımızda
Christopher hemen attan atladı ve kızı kucaklayarak hızlı adımlarla surlardan
içeri girdi. Benimse etrafımı tapınak şövalyeleri sarmıştı. Kılıcımın kabzasını
kavradım. İçerden Cristopher’ın sesi geldi, “O benimle.” Şövalyeler tereddüt
etseler de emre uydular ve önümden çekildiler. Christopher’ın ardından gittim.
Merdivenleri çıktık, o sırada saçlarına kır düşmüş, orta yaşlı bir adam koşarak
yanımıza geldi. Bana bakmıyordu bile.
Christopher, “Baba,
yaralandı. Çok kan kaybediyor, yarayı sardım ama sargı çoktan ıslandı.” dedi
adamın gözlerinin içine bakarak.
“Onu benim odama
götür. Askerlere söyle hekimi buraya getirsinler. O ölmeyecek.” diye yanıt
verdi adam, o sırada beni fark etti. Kaşlarını çattı. “Bu Suikastçının burada
ne işi var Christopher!” diye gürledi adeta.
“Charlotte’ın
arkadaşı. Bırak da burada kalsın.” diye yanıtladı Christopher sakince.
“Sanki çok kolay
bir şeymiş gibi söylüyorsun bunu. O bir Suikastçı, burada kalamaz o! Ya defolup
gider ya da ölür! Bu konuda bir şey yapmamı bekleyemezsin benden!”
Christopher, “Evet
beklerim. Çünkü yapabilirsin. Yapabileceğinin farkındayım.”
“Başımı belaya sokacaksın Christopher.” dedi
adam, fakat bu tartışmayı daha fazla sürdürmeyecekti, bir süreliğine burada
kalmasına izin vermişti. Birlikte kızı odaya taşıdılar, hekim geldi. Kızın
yarasını yıkadı, temizledi ve tekrardan sardı.
Hekim, “Hala
hayatta olması inanılmaz bir şey. İmkânsız sanırdım, ama bu kız yaşayacak,
Efendim. Kızınız da sizin gibi sağlam. Tamamen iyileşmesi aylar alabilir, ama
iyileşecek. Sizi temin ederim.” Ardından çantasını da alıp odadan çıktı. Adam
Charlotte’ın başlığını çıkardı ve yüzünü okşadı. “Bir tanem. Seni bulmak için o
kadar uğraşmıştım ki. Sen bizi buldun, Suikastçı ya da Tapınakçı olman bir şeyi
değiştirmiyor, seni her zaman çok seveceğim. Sen benim kızımsın.”
“Bir kere de bırakın… Öleyim…” dedi kız
fısıldayarak. Olayın üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişti.
Christopher,
“Ölmesine öl, ama o kaltağın elinde ölmene izin veremezdik.”
Charlotte zar zor
gözlerini açtı, “Christopher?” dedi şaşkınlıkla.
“Neredeyim ben?”
“Tapınakçı Şatosu.” diye yanıt verdi Louié.
“Ne? Benim burada
ne işim var?”
Louié, “Evindesin,
hayatım.”
Kızın kaşları
çatılmıştı. “Ne?”
“Ba.. Baba?”
Louié gülümsedi. “Evet
hayatım.”
“Sen Suikastçı
Üssüne saldırı yaptın. Neden yaptın bunu? Ne oldu, hemen anlatsın bana biri.”
dedi öfkeyle, doğrulmaya çalıştı, ardından karnını tutarak acıyla inledi,
gerisingeri yatağa uzandı.
Christopher, “Her
iki taraf da çok büyük kayıplar verdi. Clind öldü. Jane ve diğerleri. Bazıları
kurtuldular ama ölenler fazlalıkta.”
“Philip? Senin
burada işin ne?”
Philip, “Seni
kurtarmak için Christopher ile buraya getirdik.”
“Bunu
yapmamalıydın! Ben bunca şeye değmem. Onlara yardım etmeliydin. Onlar
kardeşlerimiz.”
Philip, “Onlar seni
öldürüyorlardı.”
“Beni öldürmek için
bir nedenleri vardı.” dedi Charlotte, ardından öksürmeye başladı.
Philip, “Hayır,
yoktu. Onlar haksızdı.” dedi inatla.
“Onların
inandıkları bir nedenleri vardı ve emirlere uyuyorlardı. Onların yardıma
ihtiyacı vardı.” diye yanıt verdi kız zayıf bir sesle.
Philip, “Seni
kurtardım, daha ne istiyorsun?”
“Beni kurtarmamış
olmanı.”
Louié, “Tamam,
yeter artık. Charlotte’ı bırakın da biraz dinlensin.” Tehdit dolu bakışlarla
Philip’i süzdü. Ve herkes odadan çıktı.
Charlotte kendini
berbat hissediyordu. Zaten yarası bütün enerjisini tüketiyordu ve kendini çok
yorgun hissediyordu. Üstüne üstlük aldığı haber de pek parlak sayılmazdı. O
çatıdan düşüp hafızasını kaybettiği için lanetler okuyordu. O zaman her şey
daha iyi olabilirdi. Böyle bir olayın başlarına gelmesi yerine, Tapınakçı
olmayı bile yeğliyordu. Gözlerini kapattı ve kısa bir süre içerisinde
kâbuslarla dolu uykusuna geri döndü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder