Uyarı

28 Eylül 2012 Cuma

Bölüm 9

Mattias kılıcı indirmek üzereyken kolumun altındaki bıçağı çıkardım ve ona engel oldun. Tek kaşını kaldırdı. “Demek hala karşı koyuyorsun, ha? Buna saygı duyuyorum, lakin daha fazla dayanabileceğini sanmıyorum.” Kılıcını tekrar savurdu, zor da olsa hamlesini savuşturmayı başardım. Zar zor nefes almaya başlamıştım, haklıydı, daha fazla dayanamayacaktım. Mattias hançerini çıkardı ve bana doğru savurdu, her defasında geri çekilmeyi başardım fakat sonuncuda hançer göğsümü sıyırıp geçti, ani bir yanma hissettim, dişlerimi sıktım. Ardından Mattias belindeki tabancayı çıkardı ve bana ateş etti. Kurşunun kaburgalarımın arasına saplandığını hissettim, can havliyle arkamdaki duvara yaslandım. Etraf kararıyordu, canım çok yanıyordu. Mattias tabancayı kafama dayadı. Aniden Mattias’ın ağzından kanlar gelmeye başladı, tabanca elinden kaydı, Mattias dizlerinin üzerine çöktü ve yana yığıldı. Gözleri cam gibi donuk bakıyordu. Mattias’ın arkasında Christopher vardı, çevik bir hareketle yanımda diz çöktü. Kendimi her an bayılacakmış gibi hissediyordum, Christopher beni tuttu. “Hekim nerede!” O sırada hekim köşeden çıktı, bir an etrafına bakındı, sonra kapıya doğru koşmaya başladı. Christopher hekimin yanına gitti ve onu yakasından kavradı, yanıma sürükledi.
“Kaçma!” diye kükredi öfkeyle.
Hekimi tam önüme, yere doğru fırlattı, hekimin elindeki çanta yere düştü ve içindekiler etrafa saçıldı.
“O iyileşecek, değil mi? İyi olduğunu söyle!” Hekim korku dolu gözlerle Christopher’a baktı. “Efendim..” diye mırıldandı korkuyla.
Christopher daha da öfkelendi.
“İşini yap! Ve onun iyileşeceğini söyle bana!” Hekim yalvaran gözlerle bana baktı.
Christopher’a baktım. “Christopher..” diye mırıldandım.
Bırak da gitsin. Bunu sen de biliyorsun.. Ben...” Öksürmeye başladım, ağzımdan kanlar akıyordu. O sırada hekim korkudan titreyerek ayağa kalktı ve elinden geldiğince hızlı bir şekilde odadan dışarı çıktı.
Christopher’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Hayır.. Ölmeyeceksin...” diye inledi, sesinde belirgin bir acı vardı.
“Lütfen.. Bunu bana yapamazsın. Seni yeni buldum, ben... Ben..”
Louié başını başka tarafa çevirmişti, bunu izlemeye katlanamıyordu, diğerleri de aynısını yapıyordu. Christopher elimi tuttu. “Hayır! HAYIR! O benim kardeşim! TEK VE BİRİCİK KARDEŞİM! O ÖLEMEZ!”
“Christopher.. Hatırlıyorum... Seni, babamı, William’ı, annemi.. Annemi..”
Gülümsedim. Her şeyi hatırlıyordum. Bir ailem vardı. Onlar her zaman çok yakındalardı... Kardeşimin yüzüne bir kez daha baktım. Babamınkine. Her taraf bulanıklaşıyordu, sesleri de artık algılamakta zorlanıyordum sanki her şeye suyun altından bakıyordum.
Christopher bana tabanca kullanmayı öğretiyordu.. William yine altını ıslatmıştı ve ağlamaya başlamıştı. Bütün ahali ayaktaydı. Gözümün önünde asılan suikastçıları boş gözlerle izliyordum. Neler olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Bir suikastçının bana bıçak çekişini. Kardeşimin suikastçıya büyük bir öfkeyle ateş etmeye çabalamasını. Suikastçının gülerek kardeşimi yakalamasını. Farkında olmadan bıçağı çekişimi ve arkası dönük suikastçıya defalarca saplamamı. Christopher’ın şaşkın bakışları altında bıçağı suikastçının cesedinin üzerine atışımı.
Christopher’ın beni omuzlarımdan tuttuğunu, sarstığını ve bir şeyler söylediğini belli belirsiz hissettim. Ve son bir sahne daha gördüm. Ayağımın altındaki kiremit kayıyordu, Christopher yukarıdan bana elini uzatıyordu, annem onu tutmuştu ve aşağıya inmesine mani oluyordu.
Her şey birden yavaşlamıştı..
Annemin gözleri yaşlıydı. Sonra bana gülümseyen ustamı gördüm.. 
Ardından karanlık gelip bir kez daha her şeyi yuttu;
Ve sanırım, bu sonuncuydu.

Bölüm 8

Yataktan kalktım. Kendimi gayet iyi hissediyordum. Suikastçı kıyafeti başucumda katlanmış bir şekilde duruyordu. Üstünde de Gizli Bıçak’lar koyulmuştu. Hemen üstümü giyindim. Başlığı kafama geçirdim. Dışarı çıktığımda genelde orada bekleyen muhafızları göremedim. Omuz silktim. Philip’i ve diğerlerini bulmak için merdivenlere yöneldim. Salona indim, babam oradaydı. Yanında başka bir Tapınakçı Lideri görünce şaşırdım, babama silah doğrultmuştu ve etrafta bir sürü Tapınakçı vardı. Ben içeri girdiğimde hepsinin bakışları birden bana doğru döndü.
Tapınakçı Lideri, “Karar ver Louié. Biz mi, yoksa o pislikleri mi tercih edeceksin?”
Babam, “Kızımın saçının teline dahi zarar veremezsin Claudio. Diğerlerine ne istersen yapabilirsin ama kızıma sakın dokunayım deme.”
Onlara doğru yaklaştım. “Ne? Hayır, bu olmayacak.”
Claudio bana aldırmadı, “Kabul ediyorum. Sonunda anlaştığımıza sevindim.”
“Hayır dedim!” diye bağırdım, bu da neydi böyle?
O sırada üst kattan biri atladı, sırtı bana dönük bir şekilde önüme düştü.
Gilan, “Neler oluyor burada?” dedi yavaşça.
Claudio’nun silahının ucu hala babama dönüktü.
Biri üst kattan bir ok fırlattı ve Claudio’nun silah tutan eline saplandı. Claudio feryat etti ve silahını yere düşürdü. 
Gilan, “Tekrar soruyorum, neler oluyor burada?”
Claudio birden gülmeye başladı, “Öldürün onları! Louié’de dâhil! Hepsini!” Tapınakçılar kılıçlarını çektiler ve hiç tereddüt etmeden bize saldırdılar. Bıçakları çıkardım ve bana doğru gelen tapınakçıya sapladım. Adamı yere bıraktım ve bir başkasına yöneldim. Adam yüzünde sinsi bir gülümseme vardı. “Yazık olacak... Senin gibi birinin ölmesi.. Her neyse.” Kılıcını çekti ve bana savurdu. Hamlesini savuşturdum ve Bıçaklardan birini ona saplamaya çalıştım. Beni bileğimden tuttu ve karnıma tekmeyi geçirdi. Dişlerimi sıktım. Dostum, işte bu acıttı. İnleyerek geri çekildim. Kaşlarımı çattım. Adam bir yerlerden tanıdık geliyordu. “Kimsin sen?”
Adamın gözleri bir an öfkeyle parladı. “Sen benim kardeşimi öldürdün. Tanıdık gelmiyor mu?”
“Sen... Mattias?” dedim tereddütle.
“Aferin. Bunca yıl intikam almak için bekledim ve sen Louié’nin kızı çıkıyorsun.” Başını salladı. “İnanamıyorum.”
Bıçakları geri çektim ve kılıcımı çıkardım.
 “Ben de inanamıyorum doğrusu. Sen ölmemiş miydin Mattias? En son gördüğümde bir yerden aşağı yuvarlanmakla meşguldün.”
Mattias, “Şimdi sen bir yerlerden aşağı yuvarlanacaksın, göğün yedinci katından!”
“Pekâlâ, sen nasıl istersen.” İlk hamlesini savuşturdum ve kılıcı ona doğru savurdum. Birden onun da bu hamleyi beklediğini fark ettim, fakat biraz gecikmiştim. Kılıcı ölümcül bir açıyla bana doğru savurdu. Hemen yana kaydım, kılıç kolumu sıyırdı ve geçti. Dişlerimi sıktım. “Ne zaman bu kadar iyi dövüşür oldun, Mattias?”
“Tek umduğum senden daha iyi olmaktı.” Kılıcını güçlü bir şekilde benimkine doğru savurdu, ardından tökezlememi fırsat bilerek kılıcın kabzasını karnıma geçirdi. Birden nefesim kesildi, kılıcı yere düşürdüm. Geriye sendeledim, yara yeniden kanamaya başlamıştı.
“Bir gün tekrar karşılaşacaktık, bunu biliyordum. Bu fırsatı değerlendirmeliydim, değil mi?”
Mattias yaklaştı, kılıcı havaya kaldırdı. Gülümsüyordu.
“Elveda, Charlotte.”

Okumu ve yayımı kullanarak birkaç tapınakçıyı vurdum, fakat böyle bir ortamda pek de kullanışlı değillerdi tabii ki.
“Sorun değil..” diye mırıldandım kendi kendime.
Bıçaklarımı çıkardım ve önümdeki adamları teker teker yere serdim. Claudio, Louié ile dövüşüyordu, Laren ve Theador da diğerleriyle uğraşıyordu. O sırada içeri Christopher daldı. Elindeki tabancayla birkaç tapınakçıyı indirdi. Sonra babasının Claudio ile dövüştüğünü gördü. Dikkatlice nişan aldı ve tek kurşunla Claudio’yu yere serdi. Sonra kılıcını çekti ve etrafındaki tapınakçıları temizlemeye koyuldu. Her yer kanla kaplanmıştı. Karmaşanın içinde Charlotte’ı aradım. Onu gördüğümde duvara yaslanmıştı ve kıyafetleri kan içindeydi. Başında Mattias duruyordu. Kılıcını havaya kaldırmıştı.
“Hayır!” diye bağırdım, Charlotte’ın o haliyle savaşmasına imkân yoktu, hala tam olarak iyileşmemişti.
Öne atıldım ama Mattias kılıcını indiriyordu. Yetişemeyecektim. Islık çaldım. Christopher döndü ve baktı. Gözleri kocaman açıldı, karşısındaki tapınakçıya sert bir tekme attı ve oraya yöneldi.
 “Charlotte!”

Geçmiş 9

Isabel ihtişamlı ve bayağı süslü olan ceketi giymeme yardım etti. Bu ortamdan nefret ediyorum. İçimi çektim. Isabel, “Ah, haydi ama Bay Warner! Üzerinizde çok hoş durdu!” Isabel geri çekildi ve bir sanatçı edasıyla bana baktı. Uzanıp üzerimdekini çekiştirdi, bir kere daha gözden geçirdi.
“Tamam! Perfecto!”
Kaşlarımı çattım. “Perfecto?”
Isabel gülümsedi. “Mükemmel.” Beni sırtımdan hafifçe kapıya doğru ittirdi. “Haydi haydi! Geç kalacaksınız!” Gözlerimi devirdim.
Isabel’in gözlerinin içi parlıyordu. “Bayan sizi bekliyor, Bay Warner. Herkes sizi bekliyor.” Göz kırptı. “Bekletmeyin derim.”
“Ne münasebet.” Dedim gülümseyerek.
Isabel bir anda telaşla arkasını döndü, bir mendil çıkardı ve onu özene bezene ceketin cebine yerleştirdi.
“İşte şimdi tam anlamıyla hazırsınız.”
“Isabel, lütfen. Bunu bana neden yapıyorsun?”
“Sızlanma bakayım! Sızlanma da bir an önce aşağı in.”
Isabel’e “Ne yaparsın?” gibilerinden bir bakış atım, yüzüme her zamanki gülümsememi yerleştirdim ve yavaş yavaş aşağı indim. Kocaman balo salonu bir sürü insanla doluydu, renk renk elbiseler giymiş bayanlar ve kavalyeleri. Annem ve müstakbel nişanlımın önünde durdum.
“Ah Lobélia, bu gün muazzam görünüyorsun. Ve tabii sen de anneciğim.” Nazikçe eğildim. “Ah, affedersiniz. Siz her daim güzelsiniz.” Yanımızdan geçen bir garsonun elindeki tepsiyi aldım. “Beyaz, kırmızı?”
Lobélia, “Beyaz.”
Annem, “Kırmızı sevdiğimi biliyorsun hayatım.”
“Tabii ki.” Kadehleri uzattım ve Lobélia’ya gülümsedim. Bir de görseydi, tam olacaktı. O sırada başka biriyle bakışmaktaydı çünkü. İçimi çektim. Bu hayattan bunaldım. Annem ve babamın benim geleceğim ile ilgili verdikleri kararlardan bıktım. Elimdeki tepsiyi garsonlardan birine verdim ve dışarı çıktım. Bu gece ay çok güzeldi. Ben ayı seyrederken aniden binanın balkonunda beklenmedik bir gölge gördüm. Gölge mi? Balkonda kimse yok ki? Hızlı adımlarla gerisingeri içeri girdim ve merdivenleri çıktım. Gölgeyi gördüğüm yere gittim. Hiçbir şey yoktu. Aniden az önce bulunduğum odanın kapısının açık olduğunu fark ettim. O kapıyı kapattığıma eminim. Kapı açık olsaydı, Isabel muhakkak kapatırdı. Tereddüt içinde odaya yaklaştım. Ses çıkarmamaya gayret ederek içeriye süzüldüm, ortam zifiri karanlıktı. İçeri adım atmamla, biri ağzımı kapattı ve ben kaçmaya fırsat bulamadan kendine çekti. Soğuk bir cismin boğazıma dayandığını hissettim.
“Schaeffer nerede?” Ani bir dürtüyle saldırganın karnına dirseğimi geçirdim, beni bırakınca ona döndüm ve duvara dayayarak boğazını sıkmaya başladım.
Adam zar zor konuşmaya başladı, “Lanet olsun, her zaman doğaçlamaya başvurmamalıyım belki de.”
Arkamdan bir ses geldi, “Bence de.” Kafama bir darbe yedim ve yere yığıldım. Etraf bulanıklaşıyordu. İki kişi başımda durmuştu, birinin elinde bir bıçak vardı sanırım. Mükemmel. Demek böyle öleceğim. Ah, üzgünüm Isabel. Perfecto.
Ve, kendimden geçtim.

Gözlerimi açtığımda hava aydınlıktı. Bir ormandaydık ve bir ağacın gölgesine yatıyordum. Ellerim bağlanmıştı. Karşımda biri oturuyordu. Gözlerimi açtığımda gülümsedi. “Günaydın Bay Warner, kahvaltınızı getireyim mi?” Yaslandığım ağaçtan bir gülme sesi geldi ve bir kız ağaçtan yanıma atladı.
Adam, “Schaeffer onun yerine seni almamızı söyledi.”
Kız gözlerini devirdi, “Şerefsiz. Oğlunu gözünü kırpmadan sattı.”
“Aynen.. Neyse, ölünün ardından kötü konuşulmaz. Laren?”
“Efendim?”
“Çözsek mi Bay Warner’ı?”
Kız omuz silkti. “Benim için fark etmez. Ne yapacaksın?”
“Bir konuşalım, ne dersin.”
“Tabii.” Kız bileğinin altından bir bıçak çıkardı ve bileğimi çözdü.
“E, nasılsınız Bay Warner?”
“Kötü. Ve bana “Bay Warner” diye hitap etmemenizi rica ediyorum.”
“Pekâlâ. Peki, ne diye hitap edelim size?”
“Theodore, mümkünse.”
“Pekâlâ Theo, Seni o muhteşem yaşamına sağ salim geri göndereceğiz fakat önce bizim için birkaç soruyu cevaplandırman lazım.”
“Pek tabii. Lakin siz önce annemin ve babamın iyi olup olmadığını söyleyin.”
Gülümsedi. “Merak etme, gayet iyiler. Güvenli bir şekilde binadan dışarı çıktılar. Tabii Schaeffer hariç.”
“Teessüf ederim, oraya dönmek isteyen de kim?”
Kaşlarını kaldırdı, “Çok ilginç.”
“Orasının ne kadar iç bunaltıcı bir yer olduğunun farkında mısın? Özellikle de O Schaeffer, tam bir pislik. Sırf babam istiyor diye onun şımarık kızıyla evleniyorum.”
“Olağanüstü ilginç. Bütün asiller böyle midir acaba?”
Kız, “Yalan söylemediğini nereden bilelim?”
“Size yalan söylemek için bir sebebim yok.”
Kız, “Belki de ölmekten korkuyorsundur ve bizim yanımızda gibi görünmeye çalışıyorsundur?”
  “Siz bana ölmeyeceğimi söylediniz. Ve pek de şerefsize benzemiyorsunuz. Ne soracaksanız söyleyin, bekliyorum.”
“Schaeffer’ın kardeşi Jordan’ı nerede bulabilirim?”
“Doğu şatosunda. Genellikle orada olur. Arada sırada arkadaşlarıyla ava çıkarlar ama artık o kadar sık çıkmıyorlar. Muhtemelen şatodadır.”
“Tamam. Sen oraya dönmek istemediğini söyledin. Bundan sonra ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum. Ama oraya dönmek istemediğim kesin. Öldüğümü sanacaklar, ama olsun. İnsanların.. Benden hep büyük şeyler istemesinden bıktım. Hayatımı yaşamak istiyorum.
“Peki, hayatını yaşarken bizimle birlikte olmak ister misin?”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
Kız, “Bize katıl. Kardeşimiz ol.”
“Siz ciddi misiniz?”
“Evet. Bize katılabilme şansın var. Bunu değerlendirmek sana kalmış.” Bir an tereddüt ettim. Bir suikastçı olmak? Ah, boşver gitsin. Bu hayatı bir kez yaşayacaksın, dilediğin gibi yaşa.
“Tamam. Kabul ediyorum.”
Suikastçı ellerini ovuşturdu, “İşte en sevdiğim kısım, sınama. Haydi, şu Jordan’ı bulalım ve-“
Kız adamın sözünü yarıda kesti, “Ah hayır,” Parmağıyla kendini gösterdi. “Sınama yapacağım diye beni öldürtüyordun.” Beni gösterdi. “Aynı şeyin bu çocuğa da olmasını istemiyorum.”
Adam gözlerini devirdi. “Hiçbir şey olmayacak.” Bana baktı. “Biz size kendimizi tanıttık mı Monsieur?”
“Hayır.”
Eliyle ağzını kapattı. “Ne büyük saygısızlık! Ben Gilan Vespucci, hizmetinizdeyim.” Hafifçe eğildi. “Bu da Laren… Laren…” Kız baktı. “Laren, soyadın neydi?”
Kız içini çekti. “Laren Fletcher. Kendini hep böyle mi tanıtıyorsun Gill?”
Gilan sırıttı, “Ne var? Beğenemediniz mi hanımefendi?”
Laren bana baktı. Gülümsüyordu. “Bak şimdi, önce Gill seni ateşe atacak, sonra da kurtarmak için çabalayacak. Tam sen ölümcül darbeyi yiyecekken yardıma koşacak ve sen ona hayatını borçlanacaksın.
Sonra o, “Lafı mı olur?” diyecek, lakin sonraki günlerde elinden geldiğince sana bu olayı anımsatmaya çalışacak. En sonunda sen patlayacaksın ve kafasına geçireceksin bir tane. Ya da borcunu ödemeye çalışırsın, gerçi ben kafasına geçirmekten yanayım.” Omuz silkti.
“Ah, haydi ama! Abartıyorsun bence. Neyse, sen şuna bir silah ver de gidip şu Jordan’ı bulalım.”
Laren kulağıma eğildi, “Bak, gördün mü? Aksiyon başlıyor.”
Gilan gözlerini devirdi ve atına bindi. “Sana da bir at bulduğumuz için şanslısın. Bu sana kıyağım olsun.”
Laren ata binerken, “Hey, atı ben aldım. Hem de iki katı para vermek zorunda kaldım.”
“Her neyse.”
Ata bindim ve ikisinin peşinden gittim. Sözlümün babasının kardeşini öldürmeye gidiyorduk. Yaptığım şey doğru mu? Kesinlikle bilmiyorum. Bu insanlar ölüm çok basit bir şey gibi konuşuyorlar. Git ve canını al. Sonra da olay yerinden tüy. İçimi çektim ve içgüdülerimin gitmemi istediği yere doğru atımı sürdüm.

6 Eylül 2012 Perşembe

Bölüm 7

Louié kapıdan çıkar çıkmaz Philip’i boğazından tuttu ve duvara çarptı. Philip boğazını sıkan elleri kavramıştı, zar zor nefes almaya çalışıyordu.
Louié, “Seni şuracıkta öldürmememin tek nedeni kızımı düşünmemdendir. Sabrımı taşırma yoksa sonun diğerleri gibi olur. Eğer bir daha kızımı kızdıracak ve ya üzecek herhangi bir olay olursa bundan seni sorumlu tutarım ve sonrasında neler olacağını sen de farkındasındır sanırım, ha? Ayağını denk al.” Philip’in suratından terler süzülüyordu, şakaklarındaki damarlar iyice ortaya çıkmıştı. Louié Philip’i bırakınca genç derin bir nefes aldı ve öksürmeye başladı. Louié oradan ayrıldı ve karısının portresinin yanına gitti. “Haklıydın… Kızımız yaşıyor Cath. Keşke burada olsaydın. Belki de beni şu an izliyorsundur. Kızımız iyi olacak. İyileşecek, buna eminim.” Louié karısının resmine dokundu. “Seni özledim. Hem de çok. Sensiz… Burası çok ıssız.” Durdu ve birkaç saniye resme batı. Sonra odayı terk etti.

Philip, “Belki de kız olmalıydım.” diye homurdandı. Boğazı acıyordu. Aslında kız söylediklerinde tamı tamına haklıydı. Yanlış karar veren kişi Clind’dı. Ve Jane. Diğerlerinin bir suçu yoktu. Hem suçu olsalar bile, onlar kardeşleriydi. Bu yaptığı yüzsüzlükten başka bir şey değildi. İç çekti. Asla kendi başına kararlar vermeyi başaramayacaktı. İstediği kadar yetenekli olsun, kendini geliştirsin, gerekirse Mentor olsun, doğru kararlar veremedikçe bir yere gelemezdi. İçgüdülerini takip etmelisin. Etmişti işte, F’ryan! Ama sonuç yine aynıydı. Neyi yanlış yapıyordu? İçgüdüleri ona kızı korumasını emretmişti, o da bunu yapmıştı. Anlayamıyordu. F’ryan bu işte iyiydi, fakat onun verdiği tavsiyeye uysa da sonuç pek farklı olmamıştı. Bazen gereken sonucu alman için beklemen gerekebilir. Sana öğretilen sabır, bunun içindir. “Bekleyelim bakalım. F’ryan ne derse odur.”
Omuz silkti. “Büyük usta.”

Laren nefes nefeseydi. Ata atadı ve dörtnala sürmeye başladı. İki yanında Theodor ve Gill vardı. Havada oklar süzülüyordu, duman her yeri kaplamıştı. Üçü de nefes almaya çalışıyordu. Birden Theodor’un yanındaki evin duvarı çöktü ve Theodor atla beraber yere yuvarlandı. Laren atını çevirdi, Theodor’u kolundan tuttu ve yanına çekti. “İyi misin?”
“Evet.” Sonunda ormana vardılar, sık ağaçlar yüzünden atlar yavaşlamak zorunda kaldı. Atların boyunlarından köpük köpük terler süzülüyordu. Gill atından indi ve bir ağacın altına oturdu. “Dinlenmemiz lazım. Herkes iyi mi?” Diğerleri de Gill’in yanına oturdular.
Laren, “Evet.”
Theodor, “Ne oldu orada öyle? İçerisi birden tapınakçılar doldu.”
Laren, “Bilmiyorum. Ama işin içinde o kızın olduğunu biliyorum. Sizce… Ölmüş müdür?”
Gill, “Sanmam. Philip onunla gitti.” 
Theodor içini çekti, “Ne yapacağız?”
Gill ağaca yaslandı ve gerindi. “Kızı ve Philip’i bulalım.”
Theodor, “Nerede olduklarını biliyor musun?”
Gill, “Tapınakçı Şatosu.”
Laren arkasına yaslandı, “O nasıl olacak?”
Gill omuzlarını silkti, “İçeri sızacağız.”

Etraf karanlıktı. İki tane nöbetçi çatıda nöbet tutuyordu. Laren fırlatma bıçaklarıyla ikisini de aynı anda yere devirdi. Gill çatıdan aşağıya sarktı ve açık pencerenin pervazını yakaladı. Kendini hızlıca yukarı çekti. Çekmesiyle karşısındaki kızı gördü. Üzerinde bir gecelik vardı, bakışları sertti. Elinde bir hançer tutuyordu. Geldiğimi mi duydu? Diye düşündü Gilan. Vay canına. Gill’in içinde kızın elindekini kullanmayı çok iyi bildiğini söyleyen bir his vardı, sonuçta bir suikastçıydı. Fakat kız ayakta durmakta zorluk çekiyormuş gibiydi, tek eliyle duvardan destek alıyordu. Gill yavaş hareketlerle ve temkinli hareketlerle içeri girdi. Kız Gill’in yüzünü gördü ve biraz olsun yumuşadı. “Gill.” dedi. Gill de kızı tanımıştı. Kız Gill’i tanımasına rağmen bıçağı bırakmadı. Her an tetikteydi.
Charlotte, “Burada ne işin var Gill?”
Gill, “Ben de aynı şeyi sana soracaktım.”
Charlotte, “Uzun hikâye. Yalnız mısın?”  
Gill bir ıslık çaldı, ilk önce Laren içeri girdi, sonra Theodor pencerede göründü.
Charlotte, “Buraya neden geldiniz?”
Laren, “Seni ve Philip’i bulmak için.”
Charlotte, “Philip’in nerede olduğunu bilmiyorum. Ama onu bulabiliriz. Dışarı çıkalım. Size hiçbir şey yapamazlar.” Charlotte elini duvardan çektiği an düşecek gibi oldu, Gill hızla onu yakaladı ve dengesini tekrar sağlaması için yardım etti. Charlotte bıçağı bıraktı.
Charlotte, “Lanet olası.”
Gill, “Önemli değil. Bırak da sana yardım edeyim.” Gill kıza destek olarak odadan dışarı çıkmasına yardım etti. Kapının yanında iki tane nöbetçi vardı. Onlar odadan çıktıkları anda şaşkınlıkla başlarını çevirdiler. Silahlarına ellerini uzattılar ama sonra bu berbat fikirden vazgeçtiler. Biri itiraz etmek için ağzını açtı fakat Gill ona gözlerini dikince sustu. Merdivenlerden aşağı inmeye başladılar. Birden karşılarına Christopher çıktı. Sinirli bir şekilde Charlotte’a baktı. “Charlotte? Neden ortalıkta dolaşıyorsun? Neden yanında bir sürü suikastçı var? Burası Tapınakçı Şatosu, suikastçılar merkezi değil. Philip’in burada kalmasına zor izin verirken, sen üç kişinin daha mı gelmesine izin veriyorsun? Bu mu yani?”
Charlotte, “Hey.” dedi Charlotte.
“Onlara ben izin vermedim, onlar geldiler. Bunu boşver de, Philip nerede?”
Christopher, “Aşağıda. Ama onun yanına gidemezsin.”
Charlotte, “Giderim, çekil önümden.”
Chistopher içini çekti. “Gidemezsin Charlotte. İyi değilsin.”
Charlotte, “Ben gayet iyiyim, bırak da gideyim Chris.”
Christopher, “Sen hiçbir yere gitmiyorsun. Philip buraya gelebilir ama sen odanda dinleneceksin.”
Charlotte, “Peki bana kim engel oluyor?”
Christopher, “Yaralısın, tam olarak iyileşmeden hiçbir yere gitmene izin veremem. Beni anlıyor musun?”
Charlotte içini çekti gözlerini devirdi.
“Pekâlâ..” diye mırıldandı.
“Tamamen iyileştiğimde merdivenin tırabzanını kafanda kıracağım bu arada, haberin olsun.”
Ardından merdivenleri tekrar çıkmaya başladı. Yarası acıyordu, dişini sıktı. Christopher bunu fark etti ve Charlotte’ın itiraz etmesine bile fırsat tanımadan onu kucakladı ve odaya götürdü. Gill, Laren ve Theodor da Philip’i bulmak için aşağıya indiler. Her yerde Tapınakçılar vardı. Üçünü görünce birden afalladılar. Fakat hemen ardından toparlandılar ve silahlarına davrandılar. İlk önce Gill kılıcını çekti. Laren Hançerini çıkardı. O sırada gür bir ses bütün odayı inletti.
“Durun!” Bütün Tapınakçılar anında silahlarını geri çektiler. Suikastçılar tetikteydi.
“Eğer onların kılına zarar verirseniz, hepinizi öldürürüm.” İri yarı ve asil görünüşlü Tapınakçı Lideri odaya girdi. Suikastçılara selam verdi. “Ben Charlotte’ın babası Louié LaPiere, memnun oldum.”
Şimdi ise afallama sırası Gill, Laren ve Theodor’daydı.