Uyarı

29 Ocak 2013 Salı

Bölüm 11 - Final


Karanlık.
Soğuk.
Belli belirsiz sesler duyuyordum. Bağrışmalar, konuşmalar. Fakat hareket edemiyordum. Nerede olduğumu bilmiyordum. Sadece karanlık vardı. Üşüyordum, fakat üşümek gibi de değildi. Garip bir histi. Seslere odaklanmaya çalışıyordum, ama yapamıyordum. Ellerimi hareket ettirmeye çalıştım. Yalnızca ufak bir hareket. Parmağını oynat.. Ama başaramadım. Pes ettim ve karanlığa göz yumdum.


Suikastçı öfkeyle bana döndü. “Onun nabzını kontrol etmediniz mi?! Sizi şapşallar!” diye bağırdı. “Eğer biraz daha geç kalsaydık kan kaybından ölebilirdi! Gerçi kesin konuşmamak lazım ya.” Suikastçının yanına koştum ve ben de nabzını kontrol ettim. “O... Nefes alıyor! O yaşıyor! Bu imkânsız, Tanrım, olanaksız! O... O ölmüştü!” dedim şaşkınlıkla. “O… O yaşıyor..” Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Yaşıyor!..”

13 Yıl Sonra.

Cesetlerden birinin üstüne bastım. “Demek kardeşimi kaçırmışlar.” Dedim gülerek. “Demek bizi tehdit ediyorlar!” Kılıcımı çektim. “Demek onu öldüreceklermiş, ha?” Kahkaha attım. “Geliyorum, kolaysa öldürün lan ikimizi de!” Kapıya tekme atarak açtım. İçerideki tapınakçılar şaşkınlıkla bana baktılar. Sonra saldırmaya yeltendiler. Bir tanesi bana hançerini saplamaya çalıştı. Öfkeyle bağırdım ve adamın kafasını vücudundan ayırdım. Bana doğru gelen birine tekme attım, ardından bir diğerinin kafasına kılıcımı geçirdim, yere düşenin de kafasını ayağımla ezdim. Kılıcımı adamın kafasından çıkardım, eğildim ve yerde duran cesetlerden birinin kıyafetiyle kılıcımdaki kanı temizledim. “Pislikler!” diye bağırdım. “Kardeşim nerede aşağılık herifler! Kardeşim nerede sizi pislikler?!” Seslerin geldiği yere gittim ve koridorun sonunda bir odaya rastladım. Kapının yanında biri daha vardı. Sessizce fırlatma bıçaklarımdan birini çıkardım ve saklandığım yerden çıkarak adamın kafasına fırlattım. Adam ne olduğunu bile anlayamadan bir un çuvalı misali yere yığıldı. Adamın yanına gidip kapıyı hafifçe araladım, ses çıkarmadan içeri baktım. Fakat bir tapınakçı tam önümde duruyordu. Neyse ki sırtı bana dönüktü. Elimle ağzını ve burnunu kapatıp kendime doğru çektim. Adam birkaç saniye çırpındıktan sonra hareketsiz kaldı. Onu diğer adamın yanına bıraktım. Tekrar bakıp kardeşimi gördüğümde yavaşça içeri girdim. Kardeşim bir sandalyeye bağlıydı ve her yeri kan içindeydi. Önünde bir adam vardı. Adam gözümün önünde kardeşime yumruk attı. Kardeşim neredeyse sandalyeyle birlikte yere devriliyordu. Kaşlarımı çattım. Hançerimi çıkardım ve sessizce adama yaklaştım. Birden adamın ağzını kapadım ve kendime çektim. “Geber, pislik” diye fısıldadım ve hançeri boğazına gömdüm. Adamdan zayıf bir inleme duyuldu ve bırakmamla yere yığıldı. Hemen kardeşimin yanına çömeldim. Sandalyede baygın bir şekilde yatıyordu. Elimdeki hançerle ipleri çözdüm ve suratına baktım. Suratı şişlikler ve morluklarla doluydu, bazı yaralar yeniydi. Ve hala kanıyorlardı. Fakat benim dikkatimi çeken başla bir şeydi. O nefes almıyor muydu? Kaşlarımı çatarak nabzına baktım. Çok şükür ki nabzı atıyordu, ama yavaşlamıştı. Onu kucağıma alırken birden kolumu tuttu. Şaşkınlıkla ona baktım. “Charlotte.” Dedi. “Efendim Chris?” diye cevap verdim. “Ben..” dedi. “Yetişemezin. Çok fazla..” dedi ve birden kan kusmaya başladı. Hemen onu sandalyeye geri koydum. “Neyin var?” dedim. Başını geriye attı ve eliyle karnında bir bölgeyi tuttu. Elinin olduğu bölgede kan lekeleri koyulaşıyordu. Dikkatli bakınca orada bir yara olduğu da anlaşılıyordu. “Lanet olsun Chris.” Dedim sessizce. Nazikçe elini çektim ve yaraya daha dikkatli bakabilmek için kumaşı yavaşça sıyırdım. Yara çok derindi ve Chris ciddi derecede kan kaybetmişti. Ve galiba haklıydı. “Hayır..” diye mırıldandım. “Sana bunu.. Kim yaptı?” dedim dişlerimi sıkarak. “Onu çoktan öldürdün..” diye mırıldandı. Başımı çevirdim. Bunu kabullenemezdim. Tanrım, kabullenmeyecektim! Kapının ardından ayak sesleri gelmeye başlamıştı. “Gelin!” diye bağırdım. “Buradayız, sizi şapşallar!” Ayak sesleri doğrudan buraya yöneldi. Chris elimi tuttu. “Ne yapıyorsun?” Ona sessiz olmasını söyledim. Ve bir bomba çıkardım. “Buradan birlikte çıkacağız Chris. Canlı bir şekilde. Eğer bir terslik olursa.. Eminim ki orası çok daha güzel bir yerdir.” Dedim. Christopher zar zor, “Hayır..” diye mırıldandı. “Beni bırak.. Sen git..” Ona gülümsedim. “Asla kardeşim.” O sırada kapı ardına kadar açıldı ve içeri Tapınakçılar doluştu. “Sizi bulduk.” Dedi tapınakçılardan biri.” Ona baktım ve gülümsemeye devam ettim. “Aferin.” Dedim alaylı bir tonda. Tapınakçı sinirlendi ve kılıcını çekip bize yaklaştı. “Son sözlerinizi duyalım?” dedi. “Son sözlerimiz mi?…” dedim yavaşça. Bombanın pimini çektim. “Son sözlerimiz..” Bombayı yavaşça tapınakçının ayağının dibine bıraktım.
“Elveda.” diye fısıldadım.

Merhaba! :) Evet, hikaye fazla uzamadan sona erdi. Evet, çok çabuk oldu.. Ama devamı gelecek! Burada değil ancak. Sonraki tarihlerde kitap raflarında görebilme gibi bir olasılığımız var... Ve bu gerçekten çok heyecan verici! Beni bu konuda desteklediğiniz ve buralara kadar getidiğiniz için, hikayeye önerilerde bulunduğunuz ve bu süreç içerisinde daima yanımda olduğunuz için hepinize minnettarım.. Çok teşekkür ederim! Sağlıcakla kalın. :)

26 Ocak 2013 Cumartesi

Geçmiş 11


O zamanlar henüz on iki yaşımdaydım. Annem ev kadınıydı, babam demircide çalışıyordu. Babam hep içerdi, bu yüzden işten kovuldu. Kovulduktan sonra beni bir iş bulmaya çalışmadı, bizimle ilgilenmedi bile. Sadece gece yarısı eve gelip, tıkınmaktan başka bir şey yapmıyordu. Okulu bıraktım ve evi geçindirmek için iş aramaya başladım. Bir bankacının çırağı olarak işe başladım. Gelirimiz azdı, fakat öyle böyle geçiniyorduk annemle. Zaten alışıktık, babam işe giderken de aldığı maaşın neredeyse hepsini alkole yatırırdı.
Bir gün, babam eve erken geldi.
Birden kapının açıldığını duydum. Annem bakmak için yanımdan ayrıldı. Aniden bir çığlık sesi duyduğumda koşarak kapıya gittim. Gelen babamdı, sarhoştu. Annemi bileğinden tutup sarstı. “Param nerede kadın!”
Annem, “Bilmiyorum! Bırak beni Howard!”
Babam bir çakı çıkardı. “Söyle! Nerede param!”
“Bırak onu!” diye bağırdım ve koşarak babamın koluna asıldım. Babam sinirlenerek kolunu silkeledi, yere düşüp kafamı çarptım. Başım dönüyordu, birkaç saniye ayağa kalkamadım.
Annem, “F’ryan!” diye bağırdı. Başımın dönmesi yavaş yavaş geçiyordu. Birden babam elindeki çakıyı anneme sapladı. 
Öne atıldım, “Pislik! Bırak annemi!”
Babam, “Sen karışma!” suratıma bir tokat attı. Dudağım patladı, akan kanlar kıyafetimi kirletiyordu. Koşarak mutfağa gittim ve annemin yemek bıçaklarından birini aldım. Babamın arkasına geçtim ve bıçağı defalarca sapladım. En sonunda bıçağı babamın cesedinin üzerinde bıraktım ve koşarak annemin yanına gittim. Beceriksiz bir şekilde nabzını kontrol ettim. Nabzı atmıyordu. Annem nefes almıyordu. Gözyaşlarına boğuldum. “Pislik! Pislik! Lanet olasıca ayyaş!” diye bağırdım. Anneme sarıldım, her tarafım kanla kaplanmıştı. Bütün gece anneme sarıldım. Gözkapaklarım ağırlaşmaya başlıyordu. En sonunda uyku galip geldi.
Biri beni sertçe çekerek uyandırdı. Hemen ardından suratıma bir darbe yedim. Biri ellerimi arkadan bağladı. “Bizimle gel, seni küçük katil.” dedi bir asker.
“Bu çocukların derdini hiç anlamıyorum.” Dedi bir diğeri. Arkamdaki beni yürümem için ittirdi.
“Ne yapıyorsunuz!?”
“Kapa çeneni.” Dedi öndeki ve karnıma tekme attı. Birden iki büklüm oldum, yere düşecektim fakat asker beni tuttu. Ciğerlerime hava gitmiyordu. Birkaç saniye çırpındıktan sonra nefes almayı başardım. Çok paniklemiştim. Bana tekme atan asker bıkkınlıkla içini çekti. Bütün sokak boyunca yürüdük. Sabahın erken saatlerinde olduğumuzdan etrafta pek insan yoktu. Sadece bazı satıcılar tezgâhlarını kuruyorlardı, onlar da meşgul olduklarından biz dikkat etmediler. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
Arkamdaki asker, “Nereye olacak, zindana.”
Diğeri güldü. “Soğukkanlı olabilirler, ama akıllarını kullanmayı bilmiyorlar.” İçimdeki panik hissi gittikçe katlanıyordu. Zindana gitmek istemiyordum. Orada farelerle birlikte çürüyüp gitmek? Ah hayır, kesinlikle hayır. Hemen bir plan arayışına giriştim. Buradan nasıl kurtulabilirdim? Öndeki asker bendeki sessizliği fark etmiş olsa gerek ki, “Sakın aklından bile geçirme.” diye beni uyardı. Etrafıma bakındım. Belki bir fırsat… Bir an gölgelerin arasında birini gördüğümü zannettim, kaşlarımı çattım. Ne kadar etrafıma bakındıysam da birini göremedim.  Herhalde yanılmıştım. Adamları kaleye kadar çaresizce takip ettim, beni ite kaka zindana indirdiler. Kalenin içindeki gösterişli hava birden kaybolmuştu, içerisi karanlık ve iç bunaltıcıydı. Bir hücrenin önünde durduk, arkamdaki asker kapıdaki muhafıza kilidi açmasını söyledi. Adam kapıyı açtıktan sonra ellerimi de çözdüler ve beni sert bir şekilde hücrenin içine ittiler. Adam kapıyı kilitledi, parmaklıkları tuttum ve dışarı baktım. Buradan nasıl kurtulacaktım? Aniden o sokakta gördüğüm gölgeyi tekrar gördüm. Aynı anda bulunduğum yerdeki bütün muhafızlar birden bire yere yığıldı. Hepsinin sırtında ve ya boynunda bıçaklar saplı duruyordu. Korkarak geriye çekildim. Karanlığın içinden biri konuşmaya başladı, “Korkmana gerek yok evlat. Sana zarar vermeyeceğim.” Tereddüt ediyordum. Yalan söylüyor olabilirdi. Birkaç ayak sesi duydum ve sesin sahibi ortaya çıktı. Yüzünü göremiyordum, başında bir kapüşon vardı. Anahtarları muhafızın birinden aldı ve benim bulunduğum hücreye yaklaştı. Hücrenin kapısını açtı ve bana dışarı çıkmamı işaret etti. Temkinli adımlarla dışarı çıktım. “Sen de kimsin? Neden suratını gizliyorsun?”
Adam geri çekildi. “Buraya geliyorlar. Beni takip et.”
“Soruma cevap ver!” diye bağırdım fakat yine de arkasından koşmaya başladım. Adam çok hızlı koşuyordu. Koridora çıktık. İki muhafız koridorun sonunda bize doğru koşuyordu. Kılıçlarını çekmişlerdi. Korkarak geri adım attım. Ama adam tam aksine muhafızlara doğru yaklaşmaya başladı. “Dur, ne yapıyorsun!” diye bağırdım. Muhafızlar yaklaşmıştı, birden adamın kolunun altından bir bıçak çıktı ve bıçağı adamın kafasına sapladı. Adamın kafasından kanlar fışkırıyordu, yere yığıldı. Sonra diğer kolundan da bir bıçak çıkardı, onu da adamın karnına sapladı. Adam kılıcını yere düşürdü, sonra karnını tutarak yere yığıldı. Midem bulanıyordu, etrafta çok fazla kan vardı. “Haydi.” Dedi adam ve koşmaya devam etti. Kalenin kapılarına ulaştık, etrafta başka insanlar daha vardı, onlar da muhafızlarla savaşıyorlardı. Aynı beni kurtaran adama benziyorlardı. Adam kapının yanındaki ata atladı ve bani ya arkasına çekti. “Sıkı tutun.” Dedi ve atı dörtnala sürmeye başladı. Birden düşecek gibi oldum, hemen eğere tutundum.  Kaleden uzaklaşmıştık, fakat peşimizde atlı muhafızlar vardı. Adam ıslık çaldı ve birkaç atlı kişi daha ortaya çıktı ve peşimizdeki muhafızları öldürdüler. “Nereye gidiyoruz!” diye bağırdım. Cevap vermedi. Biraz sonra ufak bir kasabaya geldik. Adam atı durdurdu. Kendisi attan indi, ben de indim. Bana baktı. “Bundan sonra başını fazla belaya sokmamaya bak. Sana biraz para vereceğim, ufak bir iş bulana kadar-“
“Hayır.” Dedim. “Seninle geleceğim.”
Kaşlarını çattı. “Buna izin veremem.”
“Eğit beni!” diye bağırdım. “Senin gibi olmak istiyorum!”
“Benim gibi olmanı istemiyorum.” dedi. “Sen hayatını yaşayacaksın. Benim gibi olmayacaksın.” Cebinden çıkardığı küçük bir keseyi elime tutuşturdu, ardından arkasını döndü ve yürümeye başladı. Atına binerken bir an bana baktı. Sonra kafasını çevirdi ve kendini eğere çekti. “Dur!” diye bağırdım, atı mahmuzlamıştı. Arkasından koşmaya başladım, bir yandan “Dur!” diye bağırıyordum. At dörtnala gidiyordu, koştum, fakat yetişemedim. Nefes nefese kalmıştım. Gözlerimin dolduğunu hissediyordum. Ağlama! dedim kendi kendime. Bir çaresini buluruz. Elimin tersiyle gözlerimdeki yaşları sildim, kararlı adımlarla tekrar kasabaya doğru yürümeye başladım. O sırada elimdeki keseye baktım. Biraz sallayınca içinden birbirine çarpan paraların sesleri geliyordu. Sonra sayarım. Dedim kendi kendime. Biraz yürüdükten sonra yanımdaki küçük bir hana girmeye karar verdim, belki adamın verdiği paralarla küçük bir oda kiralayabilirdim. İçeri girdiğimde bütün gözler bana çevrildi. Yavaş ve tedirgin adımlarla bana bakan hancının yanına gittim. “Bir oda..” dedim kısık bir sesle. İçeride gergin bir ortam vardı. Hancı küçümseyen gözlerle bana bakıp avcunu açtı. “Günü iyi yüz altın.” dedi sırıtarak. Yüzümü buruşturdum. Bu miktar çok fazlaydı. Adamın bana verdiği keseyi açtım. Ve şaşkınlıkla dona kaldım. Kesenin içinde en az yüz altın vardı. Hancı da kesinin içindekileri gördüğünde şaşkınlıkla elindeki bardağı tezgâha düşürdü. Bardak yan devrilip yuvarlandı tezgâhın üzerinde. Hancı ilgiyle öne eğildi. “O kadar altını nereden buldun evlat?” dedi bana. O küçümser davranışlarından eser dahi kalmamıştı. Kaşlarımı çattım. “Bu seni ilgilendirmez.” dedim hancıya. İki altını keseden çıkardım ve ona verdim. “İki altınını al. Ve odanın anahtarını ver.” Hancı öfkeyle bana baktı. Ardından arkasını döndü ve dolabın içinden bir anahtar çıkarıp bana verdi. “Saat sekizde.” dedi. “Saat sekizde ozan gösterisine başlayacak. İsterseniz aşağıya inip yemek yiyebilir ve ya şarkılara katılabilirsiniz.” Başımı onaylarcasına salladım, bu arada handakiler dikkatleri başka işlere vermişti, çoğu kişi sohbet ediyor ve dışarıda olanlarla ilgilenmiyordu. Hızlı bir şekilde merdivenleri çıktım ve anahtarın üzerindeki numaraya göre odamı buldum. Derin bir nefes alarak içeri girdim. İçerisi hiç de fena değildi, en azından iki altında değer gibi görünüyordu. Küçük bir sehpa yatağın yanındaydı, üzerinde de bir gaz lambası vardı. Üstüne üstlük yatak kuş tüyüydü. Gülümseyerek kendimi yumuşacık yatağın üzerine attım, çok geçmeden de uykuya dalmıştım.

Akşam müziğin sesiyle uyandım. Etraf çok gürültülüydü, insanların bağrışmaları ve gülme sesleri bütün hanı inletiyordu. Kaşlarımı çatarak yatakta doğruldum. O sırada karnım guruldadı. “Tabii ya.” dedim kendi kendime. Bir şeyler yemem lazımdı. Ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım ve kollarımı açarak gerindim. Gerçekten iyiydi. Kendi evimde bile böyle rahat uyumamıştım. Evi düşünürken birden aklıma annem geldi. Gözlerimin yaşardığını hissedebiliyordum. Yavaşça ayağa kalktım, gözlerimi sildim. Üstüme başıma çeki düzen verdikten sonra odadan çıktım ve merdivenleri inmeye başladım. Karanlığın içinden bana bakıp sırıtan yüzü görmedim bile.

Aşağı indiğimde kimse dönüp bana bakmadı. Herkes ozanın çaldığı ezgiye kulak dikmişti, arada alkışlıyor, ritim tutuyorlardı. Köşedeki bir masaya oturdum. Hancı beni görür görmez yanıma geldi. “Karım bu güne özel elmalı turta yaptı. Tabii yemek yemek isterseniz şahane kuzu güvecimiz de var efendim.” “Eh…” dedim. “Güveç alacağım.” Hancı başını salladı. “Yanında ne alırdınız? Bira, kırmızı şarap?” Daha önce şarap içmemiştim, kaşlarımı kaldırıp hancıya baktım. Hancının yüzünü küçümseme dolu bir gülümseme kapladı. “Kırmızı öneririm…” dedi. “Yeni getirttik.” “Pekâlâ…” dedim yavaşça. Hancı başını salladı ve masadan uzaklaştı. İçimi çektim ve arkama yaslandım, bir yandan da yeni bir şarkıya başlayan ozanı dinlemeye koyuldum. Birkaç dakika sonra hancı dumanı tüten güveci ve yanında da bir kadeh şarabı getirdi. Yumuşacık bir dilim ekmeği de tabağın kenarına koymuştu. Başımla ufak bir selam verdim ve büyük bir iştahla yemeğe koyuldum. Hancı da selamıma karşılık verdikten sonra yanımdan ayrıldı. Yemeği bitirdikten sonra arkama yaslandım ve esnedim. Ozan hala şarkı söylüyordu, bu arada hava da iyice kararmıştı. Yavaşça ayağa kalktım ve gerindim. Merdivenlere yöneldim. Yukarı çıkarken tek düşündüğüm yatağıma yatıp güzel bir uyku çekmekti. Ne yazık ki, odamdan gelen sesler bu güzel düşüncelerimi böldü. Kapının hemen önünde durdum. Birden tedirgin olmuştum. İçeride kim vardı? Aniden kapı açıldı, bir adım geri çekildim. İlgiyle odamdan çıkan kişiye baktım. Bir bayandı, bir adamı yakasından tutmuş ve odamdan dışarı sürüklüyordu. Adamın bilinci yerinde değildi. “Böyle tekin olmayan bir yerde değerli eşyalarınızı bırakmamalısınız bayım. Özelikle de paranızı yanınıza almanız daha iyi olur. Yoksa onları yerlerinde bulamamanız kaçınılmazdır.” Dedi kız. Elindeki para kesesini elime tutuşturdu, başıyla küçük bir selam verdi ve yanımda geçip gitti. Öylece kalakalmıştım. Kız beni kurtaran adamla nedeyse aynı şekilde giyinmişti ve başlığını yüzünün büyük bir kısmı görünmeyecek şekilde başına geçirmişti. Bir günde iki suikastçıyla karşılaşmıştım. Bu fırsatı değerlendirmeliydim. Keseyi cebime atar atmaz neredeyse koşar adımlarla kızın arkasından gittim. Kız adamı merdivenlerin dibinde bırakmıştı ve hanın kapısına yönelmişti. Tam kapıdan çıkmak üzereyken kızı kolundan tuttum. “Bekle” dedim kıza. Kız dönüp bana baktı. “Ne oldu?” “Sen…” dedim fısıldayarak. “Bir suikastçı mısın?”Kız arkasını döndü ve hanın kapısına doğru yürümeye başladı. Nasıl olduysa kolunu elimden kurtardı ve dışarı çıktı. Peşinden gittim. “Dur!”dedim arkasından.
“Nereye gidiyorsun, cevap ver bana.” Kız hanın duvarı boyunca gölgelerin arasından yürüdü, En sonunda duvarın ucuna geldiğimizde sağa saptı ve durdu. Etrafı kolaçan etti. Ardından bana doğru döndü. “Kimsin sen?” dedi.
“Önce ben sana sordum.” Dedim. “Önce sen cevap ver.”
Bunu söyler söylemez kızın soğuk ve keskin bir cismi boğazıma dayadığını hissettim. Hançerini ne zaman çekmişti?
“Kimsin sen?” dedi kız tekrar. Yutkundum. “Tamam… Söyleyeceğim.” Dedim. “Ben sadece sıradan bir köylüyüm. Komşu köye yolculuğa çıktım, bu gece bu handa kalıyorum.”
“Bana yalan söylemeye kalkma.” Dedi kız. “Normal bir köylünün bu kadar çok parası olmaz. Şövalye misin? Tapınakçı? Belki de bir asilzade?” sesinde tehlikeli bir tını vardı. Gözünü bile kırpmadan beni öldürebileceğini anlamıştım. Bu kız kesinlikle bir suikastçıydı. Kendi kendime kızdım. Her suikastçı aynı değildi, bütün suikastçılar kendisini kurtaran suikastçı gibi değildi. “Doğruyu söylüyorum…” dedim yavaşça. “Dün gece, babam annemi öldürdü. Babam her zamanki gibi sarhoştu, anneme saldırdığında onu öldürdüm. Ama yine de çok geçti, annem ölmüştü. Ertesi sabah birkaç muhafız tarafından uyandırıldım, annemi ve babamı benim öldürdüğümü düşünüyorlardı.” Omuz silktim. Tabii o anki pozisyonda yapabildiğim kadar. “Muhafızlar beni zindana götürmüşlerdi ki, senin gibi biri ortaya çıktı. Benim hayatımı kurtardı. Sonra beni bu kasabada bıraktı ve yanıma biraz para verdi. Hepsi bu.” Kız biraz rahatlamış gibiydi. İçimden bir ses, yaşanın olayları benden daha iyi anladığını söylüyordu. “İçeriyi bastığımızda sen orada mıydın?” dedi. Bıçağı hala boğazımdan çekmemişti. “Sanırım… Evet.” dedim. “Dışarı çıktığımızda etrafta bir sürü suikastçı vardı. Atlı olanlar da vardı.”  “Pekâlâ…” dedi kız. “Sana inanıyorum, fakat” hançerini kılıfına geri koydu. “tek bir şüpheli hareket yaparsan, kendini ölü bil. Haydi git.” Başıyla sokağı işaret etti. “Ben..” dedim. “Gidemem. Ben… Size katılmak istiyorum. Bir suikastçı olmak istiyorum.” Kız bana doğru birkaç adım attı. İçgüdüsel olarak geriledim. “Bak çocuk.” Dedi. “Bunu bir oyun mu sanıyorsun? İnsanların yaşamlarını almak sence bir oyun mudur?” birkaç adım daha attı. “Bunun kolay olduğunu mu sanıyorsun?” Elini yumruk yapıp bana doğru salladı. “Bu elle o kadar çok kişinin canını aldım ki. Sen de mi bunu istiyorsun. Bir katil mi olacaksın?” Kızın söyledikleri yüzünden şaşırmıştım. Ama kararımdan dönmeyecektim. “Evet.” Dedim kararlılıkla. Kız kaşlarını çattı. “Aptal çocuk…” diye mırıldandı. “Benimle gel o halde. Eğer kendini kanıtlayabilirsen, istediğin şeye ulaşabilirsin.” Kız hızlı adımlarla hanın ahırına yaklaştı. Karanlıkta zar zor görülen simsiyah bir ata yaklaştı ve dizginlerinden yakalayarak dışarı çıkardı. Atın burnunu okşadı. Sonra ata bindi. Ve bana elini uzattı. “Gel bakalım.” Dedi. “Mademki çok istiyorsun, o zaman götüreceğim seni.”

Vardığımızda vakit sabaha karşıydı. Attan indik ve bir mekâna girdik. Etrafta bir sürü suikastçı vardı. Sonra bana yardım eden suikastçıyı gördüm. Başka bir suikastçıyla konuşuyordu, sonra kafasını bize doğru çevirdi. Birden gözleri şaşkınlıkla açıldı. Sonra öfkeyle bize doğru yaklaştı. “Ona bir şans ver, Mentor.” Dedi kız. Adam tam konuşmaya başlayacakken kız, “Biliyorum” dedi. Adam içini çekti. “Pekâlâ.” Dedi. “Önce-“ birden içerisi sarsıldı ve bir top duvarı yıkarak gürültüyle içeri daldı. Birden herkes dışarı çıktı. “Lanet olsun..” diye mırıldandı kız. “Tapınakçılar geliyorlar.”  Birkaç düzine silahlı adam hızla buraya doğru geliyordu. Suikastçılar da silahlarını çektiler ve onlara doğru koşmaya başladılar. “Hey!” diye bağırdım arkalarından. Şimdi ne yapacaktım? Silahsızdım ve savaşmayı da bilmiyordum. Kılıç sesleri bütün sokağı inletiyordu. Suikastçıların savaşmalarını gördüm ve donakaldım. Tapınakçıları keklik gibi avlıyorlardı resmen. Birden tapınakçının teki kılıcını bana doğru salladı. Korkudan hareket bile edemedim. Kılıç bana gelecekken biri beni tuttu ve yana itti. Arkamı dönüp baktığımda bana yardım eden suikastçıyı gördüm. Yaralıydı, yere kanlar damlıyordu. Yine de savaşmaya devam ediyordu. Karşısındaki de normal bir Tapınakçı değildi. O, şu an Tapınakçı Lideri ile savaşıyordu. Ve kaybedecekti. Bir kılıç darbesi daha yedi. Bir tane daha. Acı içinde bağırarak dizlerinin üzerine düştü. “Hayır!” diye bağırarak ona doğru koştum. “Yaklaşma.” Dedi bana kısık sesle. “Sakın..” O sırada kız geldi ve arkadan Tapınakçı Liderinin başına hançerini sapladı. Adam yere yığıldı. Kız “Mentor!” diye bağırarak suikastçının yanına çömeldi. “Zamanında yetişemedim..” Adam kızın elini tuttu. “Eğit… Onu..” Kız başını eğdi. “İstediğin eğitmem olsun Mentor.” Dedi. “Onu bir ölüm makinesine bile çeviririm.” Adam gülümsedi. Ve gözlerini yumdu. Kız ayağa kalktı. Bana döndü. Yüzünü göremiyordum. “O senin için öldü!” diye bağırdı. “Onun hakkını vereceksin!” Başımı salladım. “İyi.” Dedi.
“Şimdi, bir silah al da şu pislikleri haklamamıza yardım et.”

13 Aralık 2012 Perşembe


O... Nefes alıyor! O yaşıyor! Bu imkansız, Tanrım, olanaksız! O... O ölmüştü!

10 Kasım 2012 Cumartesi

Bölüm 10

Mattias yere yığıldı, hemen Charlotte’ın yanına çömeldim. Her tarafı kan içindeydi, zar zor nefes alıyordu.
“Hekim nerede!” diye bağırdım, o sırada hekim köşeden çıktı ve kapıya doğru koşmaya başladı. Öfkeyle ayağa kalktım ve hekimi kapıya ulaşamadan yakaladım. Charlotte’ın yanına kadar sürükledim. “Kaçma!” Hekimi yere fırlattım, elindeki çanta açıldı ve içindekiler etrafa saçıldı.
“O iyileşecek, değil mi? İyi olduğunu söyle!”
Hekim korku dolu gözlerle bana baktı.
“Efendim...”Gözlerimin dolduğunu hissettim.
“İşini yap! Ve onun iyileşeceğini söyle bana!” diye bağırdım, boğazıma bir yumru oturmuştu. O anda, Charlotte zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı.
“Christopher.. Bırak da gitsin.” Dedi yavaşça. 
“Bunu sen de biliyorsun.. Ben...” Cümlesi yarıda kesildi ve öksürmeye başladı, ağzından kanlar akıyordu. O sırada hekim titreyerek ayağa kalktı, ona aldırmadım. Gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissediyordum. Kelimeler boğazımda takılıyordu. “Hayır.. Ölmeyeceksin... Lütfen.. Bunu bana yapamazsın. Seni yeni buldum, ben... Ben..” Yumruklarımı sıktım. “Hayır! HAYIR! O benim kardeşim! TEK VE BİRİCİK KARDEŞİM! O ÖLEMEZ!”
Charlotte, “Christopher...” Ona baktım. “Hatırlıyorum... Seni, babamı, William’ı, annemi.. Annemi..” diye fısıldadı.
Bunları söyledikten sonra konuşmadı, sanki aklı başka yerlerdeydi. Ağzının kenarından akan kanlar kıyafetine geliyordu. Onu omuzlarından tutup sarstım.
“Kendine gel, Charlotte!” Aniden elimi tuttu. Gülümsedi. Ve başı yana düştü.
“Charlotte?...” dedim tereddütle.
“Charlotte.” Elini sıktım.
“Charlotte!” Yüzümü omzuna bastırdım.
“Kardeşim... Lütfen.. Yapma…”
Biri elini omzuma koydu.
“Christopher...” dedi hüzünlü bir sesle.
“Kalk ayağa.” Dediğini yapıp ayağa kalktım, omuzlarım sarsılıyordu.
Gilan, “Üzgünüm kardeşim.”
“Benim suçum... O halde savaşmasına izin verdim... Zamanında yanına yetişemedim...”
Gilan beni kendisine doğru çevirdi. “Bana bak. Bu senin suçun değildi. Senin hatan değildi. Bana bak Christopher. Kendini toplamalısın.” Birden öfkelendiğimi hissettim. Hışımla ellerini üzerimden ittirdim.
“Sen nereden bileceksin ki!” diye bağırdım, anlık bir öfkeyle.
Gilan herhangi bir tepki göstermedi. Yalnızca omuzlarını silkti.
“Çünkü, ben de annemi koruyamadım. Babamı kimin öldürdüğünü bile tam olarak bilmiyorum. Emin olduğum tek şey ise, ikisinin de Tapınakçılar tarafından katledildiğidir.” 
“Gilan...” dedim kendime gelerek. Ne yapıyordum ben?
“Affedersin, ben-“
“Hayır anlıyorum, önemli değil. Yeter ki bunun için kendini suçlama.” Charlotte’a baktım. Yana doğru kaymıştı ve yaslandığı duvar kan içindeydi.
Gözlerimden yaşlar akıyordu yine.
Philip yanımıza yaklaştı. “Şimdi ne yapacağız?”
 İntikam. İntikam istiyordum. Benden kardeşimi alanlardan.
“Suikastçı Üssü..”
Gilan kaşlarını çattı. “Ölebilirsin Christopher.”
“Bunu biliyorum. Ben sadece..”
Gilan, “Biliyorum, fakat..” İçini çekti. “Gideriz, tamam. Ama önce yaralı var mı onu kontrol etmeliyiz.” Gilan diğerlerine bakarken birden gözleri bir noktaya sabitlendi. Onun baktığı yere bakınca neye baktığını anladım. Laren’ın kolundaki çiziğe bakıyordu.
Laren, “Gilan, önemli değil.” dedi.
Gilan hızlı adımlarla Laren’ın yanına gitti, kolunu tuttu. “Nasıl önemli değil? Sen zeh-“
Laren, “Biliyorum. Önemli değil, panzehir buluruz.”
Gilan, “Nereden? Hekim gitti, Suikastçı Üssü yok oldu.”
Laren, “Gilan, önemli değil. Şu anda uğraşmamız gereken başka işler var. Tapınakçılarla başımız hala dertte.”
Gilan, “Öylece oturup senin de mi ölümünü izlememi istiyorsun benden?”
O sırada Laren sendeledi, başını tuttu. “Ben iyiyim, sadece...” Öne eğildi ve midesinde ne varsa boşalttı. Baş dönmesi. Kusma. Aklımda bir sürü zehir türü vardı. Ama kullandığımız zehirler belliydi. Sanırım adamın hangi zehri kullandığını biliyordum fakat tehlikeliydi. Tahminim yanlışsa yapacağım panzehir iyileştirmek yerine tam tersini yapıp onun ölümünü hızlandırabilirdi.
“Tehlikeli.. Çok tehlikeli.” Diye mırıldandım kendi kendime.
Gilan Laren’ı tutuyordu. “Lanet..”
Elimi çeneme götürdüm. “Belki de... Ama hayır, çok riskli. En iyisi onu bir an önce sığınağa götürmek.”
Louié, “Tapınakçıların yanına gidemeyiz. Bizi kesinlikle öldürürler.”
Gilan, “O pisliklerin yanına gitmeye niyetim yok zaten.” Dedi öfkeyle.
“Benim de yok.” diye karşılık verdim.
Gilan anlayamadığım bir şeyler homurdandı. “Pekâlâ. Eğer herkes iyiyse, ahırlardan atları alıp yola çıkabiliriz.
“Gilan.” dedim, bana döndü.
“Onu da.. Yanımızda götürmeliyiz. Onu.. Layığıyla uğurlamak istiyorum. Sanırım.. O da bunu isterdi. Güçlü olmamı. Güçlü.. Olmamızı.”
Gilan içini çekti, “Tamam.”
Gilan Laren’ın omzuna girerek ona ahırlara kadar eşlik etti, ben de kız kardeşimin cesedini kucağıma aldım.
Gilan, “İşlerin bu kadar sarpa saracağını tahmin etmemiştim. O.. Ölebileceğini aklımın ucundan bile geçirmiyordum.”
“Sanırım.. Benim de.”
Laren öksürdü, “Gill... Eğer ölürsem, zamanında panzehiri alamazsak, bana söz ver. İntikam almaya çalışmayacaksın.”
Gilan yüzene zoraki bir gülümseme yerleştirdi. “Tamam.”
Ahırlara ulaştık, Charlotte’ı eyerin önüne yerleştirdim, sonra ben de ata bindim. Gilan Laren’ı kendi atının arkasına bindirdi.
Gilan, “Çok garip bir his. Bir Tapınakçıyı Suikastçı sığınağına götürüyorum, bağlamadım, yaralamadım, tehdit etmedim, öldürmedim, gözerini kapatmadım.”
“Yapmamanı da tercih ederim.”dedim hafifçe tebessüm ederek.
Laren sessizce güldü. Gilan’ın başındaki başlık yüzünden yüzünü pek göremiyordum fakat acı çektiği çok belliydi. Benim de içim acıyordu. Gözlerimi kapattım ve başka şeyler düşünmeye çalıştım. Babamı kurtardığımız gibi. Sonunda özgür olduğum gibi.
Özgür ve yalnız.
Bu düşünceyi aklımdan uzaklaştırmak istercesine başımı salladım. Düşünme! Ben bu düşüncelerle boğuşurken birden at şaha kalktı, ben de yere yuvarlandım. “Neler oluyor?” demeye kalmadan biri suratıma bir tekme geçirdi ve beni tekrar yere devirdi. Ardından biri beni yakamdan tutup ayağa kaldırdı.
Gilan, “Dur!” diye bağırdı.
Beni tutan kişi elini bana doğru uzattı ve elinin altından bir bıçak çıkardı. Ama bir şey yapmıyordu, öylece durdu. Başımı kaldırıp yukarı baktım, bir suikastçı başını yana çevirmiş, kaşlarını çatmıştı. Ardından bana baktı. “Şanslısın.” Ve beni bıraktı. Gilan’a baktım, gerçi yüzünü göremiyordum.
Gilan, “Yardıma ihtiyacımız var. Laren zehirlendi.”
Suikastçı, “Hemen gidelim o halde, fakat bu Tapınakçılar da neyin nesi? Neden yanındalar?”
Gilan, “Onlar F’ryan’ın bir çırağının ailesi. Tapınakçılar bize saldırdı, fakat onları alt etmeyi başardık. Ama.. Onu kaybettik. Eğer Tapınakçıların yanına giderlerse kesinlikle öldürülürler.”
Suikastçı, “Onları neden umursuyorsun?”
Gilan, “Emin değilim, sadece ölen arkadaşımızın ailesini korumaya çalışıyorum sanırım.”
Suikastçı, “Anlıyorum. Haydi o zaman.” Ardından sessizce ekledi, “Yine de içim rahat değil.” Suikastçının gözü bir yere takıldı. Yavaş hareketlerle Charlotte’ın cesedinin yanına yaklaştı. Eğildi ve onu kucağına aldı. Sonra ağaçların yanında bekleyen atıma koydu.
“Üzgünüm.” Diye mırıldandı. “Huzur içinde yat, kardeşim. Mekânın cennet olsun.” Ardından Laren’a yaklaştı.
“Bakabilir miyim, kardeşim?” dedi usulca.
Laren kolunu uzattı. “Tahmin ettiğim gibi. Arsenik. Sığınakta panzehir olması lazımdı. Tiz bir ıslık çaldı, ardından kestane kahvesi bir at ağaçların arasında belirdi. Buraya doğru koşmaya başladı. Suikastçı atın başını okşadı ve çevik bir hareketler ata bindi. “Haydi gidelim.” Ata bindim. Giderken çatıdaki bir okçu dikkatimi çekti. Kaşlarını çatmıştı ve dikkatle bana bakıyordu. Okunu yayına takmıştı ve her an atmaya hazır görünüyordu. Tedirgindim, bu alışılmışın tamamen dışındaydı. Geldik, suikastçı atından indi ve bize kapıyı açtı. Hepimiz içeri girdik. İçeride bir sürü suikastçı vardı, hepsi bir işler uğraşıyordu. Ama en önce dikkatimi çeken şey içerideki sıcak ortamdı. İki suikastçı bir masanın üzerine eğilmiş bir haritayı inceliyorlardı. Biri bıçağını biliyordu, bazıları konuşuyordu. İçeri girdiğimizde herkes başını bize çevirdi. Etraf birden sessizleşti. Rahatsız olmaya başladım, ortamı yumuşatmak amacıyla konuşmaya başlayacaktım, içeri doğru bir adım attım lakin aynı anda bir bıçak birkaç santim yanıma, kapıya saplandı.
“Kıpırdama.” Duvarın kenarındaki suikastçı fırlatma bıçaklarını çıkardı. “Yoksa ikinciyi kafana yersin.” Suikastçı ciddi görünüyordu, kılımı dahi kıpırdatmadım. Kapının yanındaki odadan çıkan bir suikastçı bize baktı, “Ross, olanları anlatır mısın?”
Yanımdaki suikastçı birkaç adım attı. “Tabii usta. Söylediğin gibi Tapınakçıları gözetliyorduk. Mattias ve Claudio içeri girdikten sonra bir süre daha bekledik. Ardından birkaç Suikastçı ile iki Tapınakçı dışarı çıktılar. Ormanda ilerlemeye başladılar. Ağaçların arasından onlara eşlik ettik, lakin buraya doğru yönelmişlerdi. Biz de ağaçların arasından dışarı çıktık. Bu suikastçının, -başıyla Gilan’ı işaret etti.- anlattığına göre Tapınakçı Lideri Louié’nin kızı, F’ryan’ın çırağıymış. Kız Claudio ve Mattias içeri girdikten sonra ölmüş. Anladığım kadarıyla bizlerle işbirliği yaptıkları için Tapınakçılar onlara saldırmış. Bu arada içlerinden bir suikastçı zehirlenmiş, fakat panzehir ellerinde yok. Bu nedenle yardıma ihtiyaçları var.”
Suikastçı, “Çok ilginç. Panzehiri onlara verin. Ölen kardeşimizi hak ettiği gibi toprağa vereceğiz.”
Birden suikastçının önünde diz çöktüm.
“Usta, beni eğitir misin?” Suikastçı kaşlarını çattı. Başımı öne eğdim.
“Bana bak.” Yüzümü tekrar suikastçıya doğru çevirdim.
Gözlerini kıstı, “İntikam geçmişi değiştirmez.”
“Ama geleceğe yön verebilir.” dedim kendimden emin bir şekilde.
Suikastçı gözlerini yumdu. “Emin misin?” Ardından gözlerini tekrardan açıp bana baktı. Başımı hafifçe salladım. Elini bana uzattı ve kalkmama yardım etti.
“Bunun hakkında düşüneceğim. Eğer bu bir oyunsa, kazanacağın yegâne şey Cehennemin en dibinde, ön sıradan bir bilet olur. Anladın mı?”
 “Evet usta.”
“Bundan sonra sen bir Tapınakçı değil, bir çıraksın. Öğrendiğin her şeyi unut, çünkü burada tamamen farklı şeyler öğreneceksin.”dedi.
“Akşama doğru avluya gel. Sakın kaçırma.” Kapıya doğru yürümeye başladı. “Bakalım ne kadar iyisin.”
Adı Ross olan suikastçı bana baktı. “Benimle gel.” Dedi.
Birlikte üst kata çıktık. Ross odanın birine girdi, ben de peşinden gittim. Oda loş bir şekilde aydınlatılmıştı, içeride pek eşya yoktu. En dikkat çeken şey büyük bir dolaptı. Ross içinden kendi giydiği kıyafete benzer bir kıyafet çıkardı. Bana verdi. “Üzerini giyin. Sonra aşağıya gel. Teçhizatın var, değil mi? Bir elden geçirmenin kimseye zararı dokunmaz. Ve tabii ki,” Dolabın ucundaki bir kapağı açtı. İçinden bir çift bileklik çıkardı. “Bunları da al.” Uzattığı bileklikleri aldım. Arkalarında bıçaklar vardı.
“Bu..”
“Evet, evet. Soru sorma faslını sonraya saklarız. Çabuk ol. Ve... Çabuk ol ki kız kardeşinin cenazesini yapabilelim.” Hemen ardından odadan çıktı.
Ross’un verdiği kıyafete baktım. Charlotte’ınkine o kadar çok benziyordu ki.
“Charlotte...” dedim.
“Çok üzgünüm. O haklı. İntikam geçmişi değiştiremez. Ama en azından, geleceğe yön verebilir, değil mi?” Kılıcımı çıkarıp yere koydum.
“Eh. Bu da bir şeydir.”