Tapınakçı birden
bana sarıldı, ne yapacağımı bilemiyordum.
“Seni bir daha
göremeyeceğimi sanıyordum! Nerelerdeydin, neden bizimle haberleşmedin? Seni çok
özledim. Annemiz seni kaybettikten sonra çok üzüldü. Geçen sene öldü.. Ama sen
buradasın! Hala hayattasın! Artık eve gidebiliriz!” Konuşması bittikten sonra
ahtapot gibi kollarını üzerimden çekti ve bana baktı.
Kaşlarımı çattım,
“Sen, beni tanıyor musun?”
“Sen şaka mı
yapıyorsun Charlotte? Tabii ki seni tanıyorum, sen benim kardeşimsin.” dedi
Tapınakçı.
“Charlotte... Peki,
kimim ben?” diye sordum, demek bir Tapınakçının kardeşiydim. Vay be.
“Clarlotte, ne oldu
sana? Neden böyle sorular soruyorsun? Yoksa o pislikler senin beynini mi
yıkadılar?” Tapınakçı’nın yüzü birden öfkeyle gerildi.
“Laflarına dikkat
et. O pislik dediğin kişiler arasında ben de varım. Ayrıca beynimi falan
yıkamadılar. Ben, seni veya “annemiz” dediğin kişiyi tanımıyorum. Bunca yılı
bir ailem olmadığını düşünerek suikastçı olarak geçirdim.” dedim sert bir
şekilde.
Tapınakçı şaşırmışa
benziyordu, “Sen bir Tapınakçısın, bir Suikastçı değil. O adam seni bir Suikastçı
olarak yetiştirmiş olabilir ama özüne ihanet edemezsin.”
“Ben hiçbir şeye
ihanet falan etmedim. Bir Tapınakçı olarak doğmuş olabilirim, ama bir Suikastçı
olarak yetiştirildim. Kardeşlerime sırtımı döneceğime, ölürüm daha iyi.”
Tapınakçı gözlerini
devirdi, “Kardeşlerinmiş… Neyse, bu konuyu sonra konuşuruz. Şimdi sen geçmişe
dair hiçbir şey hatırlamıyor musun?”
“Hayır,
hatırlamıyorum.”
Tapınakçı iç çekti.
“Bak, benim adım Christopher LaPiere. Annemiz Catherine LaPiere. Aslen
İngiliz’iz, ama babamız Fransız. Babamızın adı Louié LaPiere. Sen de Charlotte
LaPiere’sin. Biz sana kısaca Lotte derdik. Ailemizin her bir üyesi
Tapınakçıdır. En diplerine kadar. Sanırım hafızanı, düştüğünde kaybettin. O gün
bir suikastçıdan kaçıyorduk. Peşimize takılmıştı. Sanırım senin ustam dediğin
kişi. Sen çatıdan düştün. Kafanı vurdun galiba. Annem seni almaya çalıştığımda
beni durdurdu. Hepimizin ölebileceğini söyledi. Ama sakın yanlış anlama. O da
seni kurtarmak için can atıyordu. Ama yapamadı. Başkalarını da kaybetmeyi göze
alamadı. Geçen sene hastalandı ve öldü. Babamız tapınakçı lideri.”
LaPiere.. Bu
soyadı.. Bana bir yerlerden tanıdık geliyordu. Ama şu an çıkaramıyordum.
Gözlerimi
ovuşturdum, “Peki Christopher, ama benim şimdi dönmem gerek.”
“Neden?” diye sordu
şaşkınlıkla.
“Casusun kim
olduğunu söyleyeceğim.”
“William’ı sen mi
öldürdün Lotte?”
O sırada
hatırladım. William LaPiere. William. Benim kardeşimdi.
“Hayır ve bana
Lotte demeyi kes lütfen.” diye yanıtladım.
“Ne diyeyim o
halde?”
“Hiçbir şey.”
“William’ı kim
öldürdü?”
“İntihar etti.”
“Neden?” diye sordu
Christopher şaşkınlıkla.
“Benden onu
affetmemi istedi ve benden özür diledi. Zaten görevini başarıyla
tamamlayamadığını söyledi. Sona kafasına sıktı.”
“Bu kadar mı?”
“Evet.”
“Bu arada, bana çok
çabuk inandın.”
“Olabilir.” dedim
kısaca, bu konuşmadan sıkılmaya başlamıştım.
“Neden ama?”
“Çok soru
soruyorsun, biliyor muydun Chris?”
“Biliyorum. Sen de
cevap ver o halde.”
“İnandım çünkü
doğruyu söylüyorsun. Biliyorum çünkü gözlerinden anlaşılıyor.” Başlığımı tekrar
kafama geçirdim. Suikastçı üssüne gitmek için birkaç adım attım. “Ayrıca şu ana
kadar kimse bana yalan söylemeye cesaret edemedi.” Ve oradan uzaklaştım.
Düşünmem gereken şeyler vardı. Sonuçta herkes Tapınakçı küçük erkek kardeşi
tarafından saldırıya uğramıyor ve hemen ardından intihar edişini izlemiyordu.
Lotte çok
değişmişti. Hem de fazlasıyla. Kızın arkasından bakakaldı. O küçük ve çekingen
kızın böyle biri olup çıkması, cidden hayret vericiydi. Bir Suikastçı. Babası
Tapınakçı Lideri olan bir Suikastçı. Başını salladı. Kardeşine şans diledi ve
babasına iyi haberi vermek için yola çıktı.
Jane koşarak
Fabio’nun yanına gitti, genç adam yerde yatıyordu ve en ufak bir yaşam
belirtisi bile göstermiyordu. Jane gözyaşlarına engel olamadı. Hepsi o kızın
suçuydu. Fabio’ya bir kez daha baktı, gözyaşları yüzünden görüşü
bulanıklaşmıştı. Kızın peşinden gitti, William’ın kendini vurduğunu gördü.
Kızın yerdeki silahı alıp başına dayadığını. Ardından bir tapınakçının
gelişini, kızı durdurmasını ve silahını kıza doğrultuşu. Jane bir an gidip
yardım etmeyi düşündü ama sonra vazgeçti. Tapınakçıyı dinledi. Sonra birden adamın
kıza sarıldığını gördü. Bir süre daha onları dinledikten sonra istediği bilgiyi
aldığında karar kıldı ve kızdan önce suikastçı üssüne gitti. Gerçeği biliyordu,
bilmesine, kızın ölmesini istiyordu. Clind’ın yanına gitti.
“Casus o kız. Onu
bir tapınakçıyla konuşurken gördüm. Kendisi de bir tapınakçı. William’ı da ona
engel olmak istediği için öldürdü. Birazdan burada olur. Size William’ın casus
olduğunu ve onun işini bitirdiğini söyleyecek.” dedi hiç tereddüt etmeden.
“Bundan emin misin Jane?” diye sordu Clind,
sesinde şüpheli bir tını vardı.
Jane bir an
duraksadı. Bunu yapması doğru muydu? Muhtemelen cevap hayırdı, ama yine de
onayladı.
Clind, “Sağol Jane.
Diğerlerine söyle kapıdan içeri girdiği an yakalasınlar onu.” Jane gülümsedi.
“Tamam.” dedi
sessizce.
Kapının önünde
durdum. Clind’ı son olanlardan sonra tekrar görmek istemiyordum, fakat ona
casusun kim olduğunu söylemeliydim. Aslında zorunda değildim ama ne kadar
hoşlanmasam, da bilmeye hakkı vardı. Kapıyı açtım, tam içeri adımımı atarken
birden neye uğradığımı şaşırdım. Aniden iki tane suikastçı üzerinize çullanınca
afallıyorsunuz haliyle. “Hey ne oluyor?” demeye kalmadan suratıma tekmeyi yedim
ve yere düştüm. İki tane suikastçı beni kollarımdan tutuyordu. Herhangi bir
tepki vermedim.
Clind geldi ve
karşımda durdu. Yüzünde hüzünlü bir ifade vardı, fakat kaşları çatılmıştı.
“Kardeşim, bunu neden yaptın? Biz her zaman seninleydik. Sen istesen de,
istemesen de. F’ryan sana güvenmişti. Hepimiz seni kardeş bellemiştik, biz bir
aileydik.”
“Anlamıyorum.” diye
yanıt verdim, gerçekten de neler dönüp bittiği ile ilgili en ufak bir fikrim
yoktu.
“Casusun sen
olduğunu biliyorum. İnkâr etmeye çalışma.”
“Ben mi? Sen neden
söz ediyorsun? Bunu sana kim söyledi? Doğru değil bu. Casus William’dı!” dedim
kaşlarımı çatarak.
Suratıma bir yumruk
indi ve konuşmamı yarıda kesti.
“Sakın yalan
söylemeye kalkma dedim sana. Casus sensin, bundan eminim. Sana bunu neden
yaptığını soruyorum.”
“Ben bir Suikastçıyım.”
Bir tokat.
“Demek hala yalan
söylüyorsun ha? Hiç mi acımadın May’e, William’a, Fabio’ya? Peki ya Lane’e? Ona
da mı acımadın? Seni arkadaşı olarak görüyordu. Belki de suç onundur, daha iyi
bir arkadaş seçseydi kendine, bunlar başına gelmezdi.”
Bu arada Clind
farkında olmadan bana iyice yaklaşmıştı, ben de fırsattan istifade ederek bir
kafa attım Clind’a. Clind hayvanlara özgü bir ses çıkardı ve burnunu tutarak
benden uzaklaştı. Boştaki eliyle beni
işaret etti.
“Pislik! Öldürün
onu!” Clind bunu der demez bütün suikastçılar kılıçlarını çekti. Jane en
öndeydi. Sinsice sırıtıyordu.
“Sen! Bunu ona sen
söyledin. Ama neden Jane? Öyle olmadığını biliyorsun.”
“Sen Fabio’nun
ölümüne sebep oldun.” Dişlerini gıcırdattı. “Ben de senin ölümüne sebep
olacağım.” Kız hiç duraksamadan kılıcını bana, tam karnıma sapladı. Birden
dayanılmaz bir acı hissettim. Boğazım yırtılırcasına bir çığlık kopardım. Yere
düştüm, dünya gözlerimin önünde kararıyordu, beklenmedik bir şekilde kılıcı
tutan elin gevşediğini hissettim. Gözlerimi aralayıp bakmaya çalıştım. Jane
yere yığıldı, Philip başımda durup beni sarsıyordu. “Uyan! Sakın gözlerini kapatma!”
Bırak da öleyim. Diye düşündüm. O
sırada kapının kırıldığını ve birilerinin içeri dolduğunu duydum. “Charlotte!”
diye bağırıyordu biri.
Ve her yeri
karanlık kapladı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder