Uyarı

6 Eylül 2012 Perşembe

Bölüm 5

Tapınakçı birden bana sarıldı, ne yapacağımı bilemiyordum.
“Seni bir daha göremeyeceğimi sanıyordum! Nerelerdeydin, neden bizimle haberleşmedin? Seni çok özledim. Annemiz seni kaybettikten sonra çok üzüldü. Geçen sene öldü.. Ama sen buradasın! Hala hayattasın! Artık eve gidebiliriz!” Konuşması bittikten sonra ahtapot gibi kollarını üzerimden çekti ve bana baktı.
Kaşlarımı çattım, “Sen, beni tanıyor musun?”
“Sen şaka mı yapıyorsun Charlotte? Tabii ki seni tanıyorum, sen benim kardeşimsin.” dedi Tapınakçı.
“Charlotte... Peki, kimim ben?” diye sordum, demek bir Tapınakçının kardeşiydim. Vay be.
“Clarlotte, ne oldu sana? Neden böyle sorular soruyorsun? Yoksa o pislikler senin beynini mi yıkadılar?” Tapınakçı’nın yüzü birden öfkeyle gerildi.
“Laflarına dikkat et. O pislik dediğin kişiler arasında ben de varım. Ayrıca beynimi falan yıkamadılar. Ben, seni veya “annemiz” dediğin kişiyi tanımıyorum. Bunca yılı bir ailem olmadığını düşünerek suikastçı olarak geçirdim.” dedim sert bir şekilde.
Tapınakçı şaşırmışa benziyordu, “Sen bir Tapınakçısın, bir Suikastçı değil. O adam seni bir Suikastçı olarak yetiştirmiş olabilir ama özüne ihanet edemezsin.”
“Ben hiçbir şeye ihanet falan etmedim. Bir Tapınakçı olarak doğmuş olabilirim, ama bir Suikastçı olarak yetiştirildim. Kardeşlerime sırtımı döneceğime, ölürüm daha iyi.”
Tapınakçı gözlerini devirdi, “Kardeşlerinmiş… Neyse, bu konuyu sonra konuşuruz. Şimdi sen geçmişe dair hiçbir şey hatırlamıyor musun?”
“Hayır, hatırlamıyorum.”
Tapınakçı iç çekti. “Bak, benim adım Christopher LaPiere. Annemiz Catherine LaPiere. Aslen İngiliz’iz, ama babamız Fransız. Babamızın adı Louié LaPiere. Sen de Charlotte LaPiere’sin. Biz sana kısaca Lotte derdik. Ailemizin her bir üyesi Tapınakçıdır. En diplerine kadar. Sanırım hafızanı, düştüğünde kaybettin. O gün bir suikastçıdan kaçıyorduk. Peşimize takılmıştı. Sanırım senin ustam dediğin kişi. Sen çatıdan düştün. Kafanı vurdun galiba. Annem seni almaya çalıştığımda beni durdurdu. Hepimizin ölebileceğini söyledi. Ama sakın yanlış anlama. O da seni kurtarmak için can atıyordu. Ama yapamadı. Başkalarını da kaybetmeyi göze alamadı. Geçen sene hastalandı ve öldü. Babamız tapınakçı lideri.”
LaPiere.. Bu soyadı.. Bana bir yerlerden tanıdık geliyordu. Ama şu an çıkaramıyordum.
Gözlerimi ovuşturdum, “Peki Christopher, ama benim şimdi dönmem gerek.”
“Neden?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Casusun kim olduğunu söyleyeceğim.”
“William’ı sen mi öldürdün Lotte?”
O sırada hatırladım. William LaPiere. William. Benim kardeşimdi.
“Hayır ve bana Lotte demeyi kes lütfen.” diye yanıtladım.
“Ne diyeyim o halde?”
“Hiçbir şey.”
“William’ı kim öldürdü?”
“İntihar etti.”
“Neden?” diye sordu Christopher şaşkınlıkla.
“Benden onu affetmemi istedi ve benden özür diledi. Zaten görevini başarıyla tamamlayamadığını söyledi. Sona kafasına sıktı.”
“Bu kadar mı?”
“Evet.”
“Bu arada, bana çok çabuk inandın.”
“Olabilir.” dedim kısaca, bu konuşmadan sıkılmaya başlamıştım.
“Neden ama?”
“Çok soru soruyorsun, biliyor muydun Chris?”
“Biliyorum. Sen de cevap ver o halde.”
“İnandım çünkü doğruyu söylüyorsun. Biliyorum çünkü gözlerinden anlaşılıyor.” Başlığımı tekrar kafama geçirdim. Suikastçı üssüne gitmek için birkaç adım attım. “Ayrıca şu ana kadar kimse bana yalan söylemeye cesaret edemedi.” Ve oradan uzaklaştım. Düşünmem gereken şeyler vardı. Sonuçta herkes Tapınakçı küçük erkek kardeşi tarafından saldırıya uğramıyor ve hemen ardından intihar edişini izlemiyordu.

Lotte çok değişmişti. Hem de fazlasıyla. Kızın arkasından bakakaldı. O küçük ve çekingen kızın böyle biri olup çıkması, cidden hayret vericiydi. Bir Suikastçı. Babası Tapınakçı Lideri olan bir Suikastçı. Başını salladı. Kardeşine şans diledi ve babasına iyi haberi vermek için yola çıktı.

Jane koşarak Fabio’nun yanına gitti, genç adam yerde yatıyordu ve en ufak bir yaşam belirtisi bile göstermiyordu. Jane gözyaşlarına engel olamadı. Hepsi o kızın suçuydu. Fabio’ya bir kez daha baktı, gözyaşları yüzünden görüşü bulanıklaşmıştı. Kızın peşinden gitti, William’ın kendini vurduğunu gördü. Kızın yerdeki silahı alıp başına dayadığını. Ardından bir tapınakçının gelişini, kızı durdurmasını ve silahını kıza doğrultuşu. Jane bir an gidip yardım etmeyi düşündü ama sonra vazgeçti. Tapınakçıyı dinledi. Sonra birden adamın kıza sarıldığını gördü. Bir süre daha onları dinledikten sonra istediği bilgiyi aldığında karar kıldı ve kızdan önce suikastçı üssüne gitti. Gerçeği biliyordu, bilmesine, kızın ölmesini istiyordu. Clind’ın yanına gitti.
“Casus o kız. Onu bir tapınakçıyla konuşurken gördüm. Kendisi de bir tapınakçı. William’ı da ona engel olmak istediği için öldürdü. Birazdan burada olur. Size William’ın casus olduğunu ve onun işini bitirdiğini söyleyecek.” dedi hiç tereddüt etmeden.
 “Bundan emin misin Jane?” diye sordu Clind, sesinde şüpheli bir tını vardı.
Jane bir an duraksadı. Bunu yapması doğru muydu? Muhtemelen cevap hayırdı, ama yine de onayladı.
Clind, “Sağol Jane. Diğerlerine söyle kapıdan içeri girdiği an yakalasınlar onu.” Jane gülümsedi.
“Tamam.” dedi sessizce.

Kapının önünde durdum. Clind’ı son olanlardan sonra tekrar görmek istemiyordum, fakat ona casusun kim olduğunu söylemeliydim. Aslında zorunda değildim ama ne kadar hoşlanmasam, da bilmeye hakkı vardı. Kapıyı açtım, tam içeri adımımı atarken birden neye uğradığımı şaşırdım. Aniden iki tane suikastçı üzerinize çullanınca afallıyorsunuz haliyle. “Hey ne oluyor?” demeye kalmadan suratıma tekmeyi yedim ve yere düştüm. İki tane suikastçı beni kollarımdan tutuyordu. Herhangi bir tepki vermedim.
Clind geldi ve karşımda durdu. Yüzünde hüzünlü bir ifade vardı, fakat kaşları çatılmıştı. “Kardeşim, bunu neden yaptın? Biz her zaman seninleydik. Sen istesen de, istemesen de. F’ryan sana güvenmişti. Hepimiz seni kardeş bellemiştik, biz bir aileydik.”
“Anlamıyorum.” diye yanıt verdim, gerçekten de neler dönüp bittiği ile ilgili en ufak bir fikrim yoktu.
“Casusun sen olduğunu biliyorum. İnkâr etmeye çalışma.”
“Ben mi? Sen neden söz ediyorsun? Bunu sana kim söyledi? Doğru değil bu. Casus William’dı!” dedim kaşlarımı çatarak.
Suratıma bir yumruk indi ve konuşmamı yarıda kesti.
“Sakın yalan söylemeye kalkma dedim sana. Casus sensin, bundan eminim. Sana bunu neden yaptığını soruyorum.”
“Ben bir Suikastçıyım.”
Bir tokat.
“Demek hala yalan söylüyorsun ha? Hiç mi acımadın May’e, William’a, Fabio’ya? Peki ya Lane’e? Ona da mı acımadın? Seni arkadaşı olarak görüyordu. Belki de suç onundur, daha iyi bir arkadaş seçseydi kendine, bunlar başına gelmezdi.”
Bu arada Clind farkında olmadan bana iyice yaklaşmıştı, ben de fırsattan istifade ederek bir kafa attım Clind’a. Clind hayvanlara özgü bir ses çıkardı ve burnunu tutarak benden uzaklaştı.  Boştaki eliyle beni işaret etti.
“Pislik! Öldürün onu!” Clind bunu der demez bütün suikastçılar kılıçlarını çekti. Jane en öndeydi. Sinsice sırıtıyordu.
“Sen! Bunu ona sen söyledin. Ama neden Jane? Öyle olmadığını biliyorsun.”
“Sen Fabio’nun ölümüne sebep oldun.” Dişlerini gıcırdattı. “Ben de senin ölümüne sebep olacağım.” Kız hiç duraksamadan kılıcını bana, tam karnıma sapladı. Birden dayanılmaz bir acı hissettim. Boğazım yırtılırcasına bir çığlık kopardım. Yere düştüm, dünya gözlerimin önünde kararıyordu, beklenmedik bir şekilde kılıcı tutan elin gevşediğini hissettim. Gözlerimi aralayıp bakmaya çalıştım. Jane yere yığıldı, Philip başımda durup beni sarsıyordu. “Uyan! Sakın gözlerini kapatma!” Bırak da öleyim. Diye düşündüm. O sırada kapının kırıldığını ve birilerinin içeri dolduğunu duydum. “Charlotte!” diye bağırıyordu biri.
Ve her yeri karanlık kapladı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder