Birden
o kargaşanın arasında ustamı gördüm, düşmanın ona kılıç salladığını. Ustamın
yere düşüşünü. Daha ne yaptığımı bile fark edemeden koştum. Kılıcımı adama
sapladım, üzerinde bırakarak ustamın yanına eğildim.
“Usta!
Nerenden yaralandın?” Ustamın her yanı kanla kaplanmıştı. Hangisi kendisinin,
hangisi düşmanın anlaşılmıyordu. Ustam elini göğsüne koydu. Oluk oluk kan akan
yere. “Ah hayır… Hayır, bu mümkün
olamaz.” Hayata gözlerini yummak üzere olan ustamı, oturur vaziyete getirdim.
“Usta,
ölemezsin. Lütfen, yalvarırım dayan, iyileşeceksin.”
Gözlerimden
akan yaşlar yüzünden etrafı bulanık görüyordum. Ustam her zamanki gibi hafifçe
gülümsedi. “Ar… tık… zaman… gel… di… evlat… Ar… tık… bana… ihtiyacın…
kalmadı...”
“El…
veda… Bir… gün… tekrar… görüşeceğiz.” Ustamın suratındaki ifade birden değişiverdi,
yüzü birden acıyla kasıldı, hemen ardından gevşedi. Gözleri gözlerime odaklandı
ve bir zamanlar yaşama sevinci ile dolu olan o gözler donuklaştı. Sanki tam
karşımda değilmişçesine, derinlere dalmış gibi. “Hayır!” Ellerimin arasındaki
cansız bedeni salladım. Sanki ben salladıkça canlanacakmış gibi. Sımsıkı
sarıldım ustama, başımı omzuna gömdüm. Her tarafım kanla kaplanmıştı, elimde
olmadan sayıklıyordum. O sırada ölmüş olmayı diledim, ustam yerine ben
ölmeliydim. Böyle düşünüyordum. Diğer suikastçılar beni cesetten ayırdılar ve
toparlanmama yardım ettiler. Ben hala o anın acısıyla sarsılıyordum.
Ve
o zaman, bir karar verdim.
Bundan
sonra yalnız olacaktım.
Aile,
benimki gibi bir hayatta yalnızca zorluk demekti.
Artık
çok geçti, fakat farkına varmıştım.
Ayağa
kalktım ve etrafımdaki elleri bir kenara ittim.
“Ben
kendi başımın çaresine bakarım. Siz diğerleriyle ilgilenin.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder