Uyarı

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Geçmiş 4

Suikastçı, atını dörtnala sürüyordu. Atın yorgunluktan boynundan köpük köpük terler akıyordu, fakat at, sanki durumun ciddiyetinin farkındaymış gibi elinden geldiğince hızlı koşuyordu. Suikastçı kapıya yaklaştığı an attan atladı ve F’ryan’a doğru koşmaya başladı. Topallıyordu, yaklaştıkça kalçasındaki hala kanamakta olan yara daha net gözüküyordu. Suikastçı F’ryan’ın yanına vardığında nefes nefeseydi. Bir dizinin üzerine çöktü. “Geliyorlar. Tapınakçılar.” Bunu söyledikten sonra yere doğru kaykıldı, devrilecekken F’yan onu tuttu ve sessizce ona teşekkür etti. Ardından diğer suikastçıdan onu içeri götürmesini ve yaralarına bakmasını istedi. Adam onu kucaklayıp götürürken ustam bütün suikastçıları yanına topladı ve sakin bir tonda konuşmaya başladı.
“Buraya adımlarını atmalarına bile izin vermeyeceğiz.”
Önlerden genç bir suikastçı, “Peki bir planın var mı F’ryan?”
F’ryan, “Elbette ki var. Joseph, sen batı kanadındaki girişe liderlik et, Mell, Poe, Lisa, Theodor, Clind, Will ve Marcelo, onunla birlikte gidin. Jane, Philip, Stephan, John, Laura, Merly, Laren, Gill, Fabio.” Bana baktı. “Biz de ana girişi koruyacağız. Geri kalanlar da diğer kanatlara dağılsınlar. Bu işi bitireceğiz.” Herkes yerlerini aldı, ustam ve ben en önde duruyorduk. Düşman göründü ve kılıçlar çekildi. Birkaç dakika sonra savaşın o bilindik sesleri etrafı inletiyordu. Düşman hiç de küçümsenecek gibi değildi. Savaş zorluydu, her yer kan gölüne dönmüştü. Akan kanın çoğu düşmanındı, fakat iki takımda da dur durak bilmeden can veriliyordu. Bir hayatın sona ermesi bu kadar kolaydı işte. Önüme gelen tüm düşmanları haklıyordum, birden adamın teki hiç beklemediğim bir anda kılıcını bana doğru savurdu. Bu beklenmedik hamleyi biraz zorlansam da savuşturdum. Ona karşılık veremeden bir başkası arkadan bana kılıcını salladı. Kılıç santimle beni ıskaladı. Neredeyse beni öldürmek üzere olan adama döndüm ve kılıcımı onun boğazından geçirdim. O sırada arkamda bir hareketlilik hissedince dönüp baktım ve ustamın arkamdaki adamın işini bitirdiğini gördüm.  Bana baktı ve o tanıdık gülümsemesi suratını kapladı, ardından arkasını döndü ve Laren’ın yanına gitti. Ben de savaşmaya devam ettim. Göz ucuyla birkaç metre çaprazımda bir sivilin yerdeki bir kılıcı aldığını ve Tapınakçılarla savaştığını gördüm. O yöne doğru hamle yaptım. Genç adamın etrafındaki Tapınakçıları teker teker temizledim ve ona döndüm. “Diğerlerinin yanına git, orası daha güvenli. Ben yolunu açarım.”
Kaşlarını çattı, “O korkakların yanına mı gitmemi istiyorsun benden? Asla. Ben onlar gibi yardıma muhtaç, korkak bir tavuk değilim. Ölürsem onurumla ölürüm.”
Tek kaşımı kaldırdım. İlginç bir tepkiydi. “Pekâlâ, sen nasıl istersen. Yanımdan fazla ayrılmamanı tavsiye ederim.” Aslına bakılırsa, çocuk gayet iyi dövüşüyordu, yetenekliydi, yetenekli olmasına fakat eğitime ihtiyacı vardı. Böyle bir yeteneğin üzerine, bir de sıkı bir eğitim ve çalışma eklenirse, çocuk takdire şayan bir savaşçıya dönerdi. Eğer ölmezsem, bunu ustama söyleyecektim.
 Çocuk bana döndü, “Adın ne?”
 “En ufak fikrim yok.” diye yanıtladım.
Çocuk birkaç saniye duraksadı, kaşları çatılmıştı. Sonra surat ifadesi değişti, yerini ufak bir pişmanlık aldı. “Ah… Üzgünüm, bilmiyordum.”
“Önemli değil. Artık bunu önemsemiyorum. Önüne bak!” Hızla önüne geçtim ve karşıdan gelen darbeyi engelledim. Karşımdakinin kılıcını düşürdüm ve şah damarını kesiverdim.
“İşte bu nedenle savaşırken konuşmak pek de akıllıca değildir. Savaşa konsantre olman gerekir yoksa kılıcı yiyiverirsin. Ama boş ver gitsin. Umurumda bile değil. Sen kimsin peki?”
“William. William LaPiere”

F’ryan korkuyordu. Bu savaşı alamaması sonucunda büyük bir kayıp yaşanacaktı. Ama sakin görünmeye çalıştı. Suikastçılarının cesaretlerini kaybetmelerine izin veremezdi. Bu nihai yenilgi anlamına gelirdi. Ve o bunu kesinlikle istemiyordu. Ağırlığı savunmaya vermeliydiler, içeri girmelerine izin veremezlerdi. Şu kız, adı olmayan. Ona çok güveniyordu. Kız çok yetenekliydi. Düşman tepenin ardında göründüğünde yavaş yavaş korkusu kaybolmaya başladı ve kılıcını çekti. Tapınakçılar yaklaşana kadar beklediler ve saldırdılar. Sıkı bir dövüştü ama açık ara farkla Suikastçılar kazanıyordu. Tam o sırada kızı gördü. Etrafı çevrilmişti, aynı anda iki kişi ile başa çıkmaya çalışıyordu. Kaşla göz arasında kız birini halletti ama diğerini unutmuştu. Adam kıza tam arkadan kılıç saplayacakken F’ryan öne atıldı ve adamı engelledi. Kılıcını adamın içinden geçirdi, üstü başı sırılsıklam kan olmuştu. Kız hızla arkasına döndü ve F’ryan’a baktı. F’ryan kıza gülümsedi ve Laren’a yardım etmek için diğer tarafa koşmaya başladı.

Marcelo çok zor bir durumdaydı. Kendini Fabio’nun önüne atmış ve onu büyük bir yara almaktan kurtarmıştı ama kılıcı kendisi yemişti. Fabio ona yardım edemeden önüne adamlar çıktı ve Fabio onlarla uğraşmaya başladı. Marcelo’nun gözlerinin önünde siyah benekler uçuşuyordu ama ısrarla ayağa kalkmaya, darbelerden kendini korumaya çalışıyordu. En sonda dayanamadı ve kılıcı elinden kaydı gitti. Keskin bir acının vücuduna saplandığını hissetti, ardından ıslak toprağı. Gözleri kararıyordu, ama hala Fabio’nun onun adını haykırışını duyabiliyordu. ‘En azından inancımla ve onurumla ölüyorum.’ Diye geçirdi içinden ve her taraf karardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder