Suikastçı,
atını dörtnala sürüyordu. Atın yorgunluktan boynundan köpük köpük terler
akıyordu, fakat at, sanki durumun ciddiyetinin farkındaymış gibi elinden geldiğince
hızlı koşuyordu. Suikastçı kapıya yaklaştığı an attan atladı ve F’ryan’a doğru
koşmaya başladı. Topallıyordu, yaklaştıkça kalçasındaki hala kanamakta olan
yara daha net gözüküyordu. Suikastçı F’ryan’ın yanına vardığında nefes
nefeseydi. Bir dizinin üzerine çöktü. “Geliyorlar. Tapınakçılar.” Bunu
söyledikten sonra yere doğru kaykıldı, devrilecekken F’yan onu tuttu ve
sessizce ona teşekkür etti. Ardından diğer suikastçıdan onu içeri götürmesini
ve yaralarına bakmasını istedi. Adam onu kucaklayıp götürürken ustam bütün
suikastçıları yanına topladı ve sakin bir tonda konuşmaya başladı.
“Buraya
adımlarını atmalarına bile izin vermeyeceğiz.”
Önlerden
genç bir suikastçı, “Peki bir planın var mı F’ryan?”
F’ryan,
“Elbette ki var. Joseph, sen batı kanadındaki girişe liderlik et, Mell, Poe,
Lisa, Theodor, Clind, Will ve Marcelo, onunla birlikte gidin. Jane, Philip,
Stephan, John, Laura, Merly, Laren, Gill, Fabio.” Bana baktı. “Biz de ana
girişi koruyacağız. Geri kalanlar da diğer kanatlara dağılsınlar. Bu işi
bitireceğiz.” Herkes yerlerini aldı, ustam ve ben en önde duruyorduk. Düşman
göründü ve kılıçlar çekildi. Birkaç dakika sonra savaşın o bilindik sesleri
etrafı inletiyordu. Düşman hiç de küçümsenecek gibi değildi. Savaş zorluydu,
her yer kan gölüne dönmüştü. Akan kanın çoğu düşmanındı, fakat iki takımda da
dur durak bilmeden can veriliyordu. Bir hayatın sona ermesi bu kadar kolaydı
işte. Önüme gelen tüm düşmanları haklıyordum, birden adamın teki hiç
beklemediğim bir anda kılıcını bana doğru savurdu. Bu beklenmedik hamleyi biraz
zorlansam da savuşturdum. Ona karşılık veremeden bir başkası arkadan bana
kılıcını salladı. Kılıç santimle beni ıskaladı. Neredeyse beni öldürmek üzere
olan adama döndüm ve kılıcımı onun boğazından geçirdim. O sırada arkamda bir
hareketlilik hissedince dönüp baktım ve ustamın arkamdaki adamın işini
bitirdiğini gördüm. Bana baktı ve o
tanıdık gülümsemesi suratını kapladı, ardından arkasını döndü ve Laren’ın
yanına gitti. Ben de savaşmaya devam ettim. Göz ucuyla birkaç metre çaprazımda
bir sivilin yerdeki bir kılıcı aldığını ve Tapınakçılarla savaştığını gördüm. O
yöne doğru hamle yaptım. Genç adamın etrafındaki Tapınakçıları teker teker
temizledim ve ona döndüm. “Diğerlerinin yanına git, orası daha güvenli. Ben
yolunu açarım.”
Kaşlarını
çattı, “O korkakların yanına mı gitmemi istiyorsun benden? Asla. Ben onlar gibi
yardıma muhtaç, korkak bir tavuk değilim. Ölürsem onurumla ölürüm.”
Tek
kaşımı kaldırdım. İlginç bir tepkiydi. “Pekâlâ, sen nasıl istersen. Yanımdan
fazla ayrılmamanı tavsiye ederim.” Aslına bakılırsa, çocuk gayet iyi dövüşüyordu,
yetenekliydi, yetenekli olmasına fakat eğitime ihtiyacı vardı. Böyle bir
yeteneğin üzerine, bir de sıkı bir eğitim ve çalışma eklenirse, çocuk takdire
şayan bir savaşçıya dönerdi. Eğer ölmezsem, bunu ustama söyleyecektim.
Çocuk bana döndü, “Adın ne?”
“En ufak fikrim yok.” diye yanıtladım.
Çocuk
birkaç saniye duraksadı, kaşları çatılmıştı. Sonra surat ifadesi değişti,
yerini ufak bir pişmanlık aldı. “Ah… Üzgünüm, bilmiyordum.”
“Önemli
değil. Artık bunu önemsemiyorum. Önüne bak!” Hızla önüne geçtim ve karşıdan
gelen darbeyi engelledim. Karşımdakinin kılıcını düşürdüm ve şah damarını
kesiverdim.
“İşte
bu nedenle savaşırken konuşmak pek de akıllıca değildir. Savaşa konsantre olman
gerekir yoksa kılıcı yiyiverirsin. Ama boş ver gitsin. Umurumda bile değil. Sen
kimsin peki?”
“William.
William LaPiere”
F’ryan
korkuyordu. Bu savaşı alamaması sonucunda büyük bir kayıp yaşanacaktı. Ama
sakin görünmeye çalıştı. Suikastçılarının cesaretlerini kaybetmelerine izin
veremezdi. Bu nihai yenilgi anlamına gelirdi. Ve o bunu kesinlikle istemiyordu.
Ağırlığı savunmaya vermeliydiler, içeri girmelerine izin veremezlerdi. Şu kız,
adı olmayan. Ona çok güveniyordu. Kız çok yetenekliydi. Düşman tepenin ardında
göründüğünde yavaş yavaş korkusu kaybolmaya başladı ve kılıcını çekti.
Tapınakçılar yaklaşana kadar beklediler ve saldırdılar. Sıkı bir dövüştü ama
açık ara farkla Suikastçılar kazanıyordu. Tam o sırada kızı gördü. Etrafı
çevrilmişti, aynı anda iki kişi ile başa çıkmaya çalışıyordu. Kaşla göz
arasında kız birini halletti ama diğerini unutmuştu. Adam kıza tam arkadan
kılıç saplayacakken F’ryan öne atıldı ve adamı engelledi. Kılıcını adamın
içinden geçirdi, üstü başı sırılsıklam kan olmuştu. Kız hızla arkasına döndü ve
F’ryan’a baktı. F’ryan kıza gülümsedi ve Laren’a yardım etmek için diğer tarafa
koşmaya başladı.
Marcelo
çok zor bir durumdaydı. Kendini Fabio’nun önüne atmış ve onu büyük bir yara
almaktan kurtarmıştı ama kılıcı kendisi yemişti. Fabio ona yardım edemeden
önüne adamlar çıktı ve Fabio onlarla uğraşmaya başladı. Marcelo’nun gözlerinin
önünde siyah benekler uçuşuyordu ama ısrarla ayağa kalkmaya, darbelerden
kendini korumaya çalışıyordu. En sonda dayanamadı ve kılıcı elinden kaydı
gitti. Keskin bir acının vücuduna saplandığını hissetti, ardından ıslak
toprağı. Gözleri kararıyordu, ama hala Fabio’nun onun adını haykırışını
duyabiliyordu. ‘En azından inancımla ve onurumla ölüyorum.’ Diye geçirdi
içinden ve her taraf karardı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder