Uyarı

26 Ocak 2013 Cumartesi

Geçmiş 11


O zamanlar henüz on iki yaşımdaydım. Annem ev kadınıydı, babam demircide çalışıyordu. Babam hep içerdi, bu yüzden işten kovuldu. Kovulduktan sonra beni bir iş bulmaya çalışmadı, bizimle ilgilenmedi bile. Sadece gece yarısı eve gelip, tıkınmaktan başka bir şey yapmıyordu. Okulu bıraktım ve evi geçindirmek için iş aramaya başladım. Bir bankacının çırağı olarak işe başladım. Gelirimiz azdı, fakat öyle böyle geçiniyorduk annemle. Zaten alışıktık, babam işe giderken de aldığı maaşın neredeyse hepsini alkole yatırırdı.
Bir gün, babam eve erken geldi.
Birden kapının açıldığını duydum. Annem bakmak için yanımdan ayrıldı. Aniden bir çığlık sesi duyduğumda koşarak kapıya gittim. Gelen babamdı, sarhoştu. Annemi bileğinden tutup sarstı. “Param nerede kadın!”
Annem, “Bilmiyorum! Bırak beni Howard!”
Babam bir çakı çıkardı. “Söyle! Nerede param!”
“Bırak onu!” diye bağırdım ve koşarak babamın koluna asıldım. Babam sinirlenerek kolunu silkeledi, yere düşüp kafamı çarptım. Başım dönüyordu, birkaç saniye ayağa kalkamadım.
Annem, “F’ryan!” diye bağırdı. Başımın dönmesi yavaş yavaş geçiyordu. Birden babam elindeki çakıyı anneme sapladı. 
Öne atıldım, “Pislik! Bırak annemi!”
Babam, “Sen karışma!” suratıma bir tokat attı. Dudağım patladı, akan kanlar kıyafetimi kirletiyordu. Koşarak mutfağa gittim ve annemin yemek bıçaklarından birini aldım. Babamın arkasına geçtim ve bıçağı defalarca sapladım. En sonunda bıçağı babamın cesedinin üzerinde bıraktım ve koşarak annemin yanına gittim. Beceriksiz bir şekilde nabzını kontrol ettim. Nabzı atmıyordu. Annem nefes almıyordu. Gözyaşlarına boğuldum. “Pislik! Pislik! Lanet olasıca ayyaş!” diye bağırdım. Anneme sarıldım, her tarafım kanla kaplanmıştı. Bütün gece anneme sarıldım. Gözkapaklarım ağırlaşmaya başlıyordu. En sonunda uyku galip geldi.
Biri beni sertçe çekerek uyandırdı. Hemen ardından suratıma bir darbe yedim. Biri ellerimi arkadan bağladı. “Bizimle gel, seni küçük katil.” dedi bir asker.
“Bu çocukların derdini hiç anlamıyorum.” Dedi bir diğeri. Arkamdaki beni yürümem için ittirdi.
“Ne yapıyorsunuz!?”
“Kapa çeneni.” Dedi öndeki ve karnıma tekme attı. Birden iki büklüm oldum, yere düşecektim fakat asker beni tuttu. Ciğerlerime hava gitmiyordu. Birkaç saniye çırpındıktan sonra nefes almayı başardım. Çok paniklemiştim. Bana tekme atan asker bıkkınlıkla içini çekti. Bütün sokak boyunca yürüdük. Sabahın erken saatlerinde olduğumuzdan etrafta pek insan yoktu. Sadece bazı satıcılar tezgâhlarını kuruyorlardı, onlar da meşgul olduklarından biz dikkat etmediler. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
Arkamdaki asker, “Nereye olacak, zindana.”
Diğeri güldü. “Soğukkanlı olabilirler, ama akıllarını kullanmayı bilmiyorlar.” İçimdeki panik hissi gittikçe katlanıyordu. Zindana gitmek istemiyordum. Orada farelerle birlikte çürüyüp gitmek? Ah hayır, kesinlikle hayır. Hemen bir plan arayışına giriştim. Buradan nasıl kurtulabilirdim? Öndeki asker bendeki sessizliği fark etmiş olsa gerek ki, “Sakın aklından bile geçirme.” diye beni uyardı. Etrafıma bakındım. Belki bir fırsat… Bir an gölgelerin arasında birini gördüğümü zannettim, kaşlarımı çattım. Ne kadar etrafıma bakındıysam da birini göremedim.  Herhalde yanılmıştım. Adamları kaleye kadar çaresizce takip ettim, beni ite kaka zindana indirdiler. Kalenin içindeki gösterişli hava birden kaybolmuştu, içerisi karanlık ve iç bunaltıcıydı. Bir hücrenin önünde durduk, arkamdaki asker kapıdaki muhafıza kilidi açmasını söyledi. Adam kapıyı açtıktan sonra ellerimi de çözdüler ve beni sert bir şekilde hücrenin içine ittiler. Adam kapıyı kilitledi, parmaklıkları tuttum ve dışarı baktım. Buradan nasıl kurtulacaktım? Aniden o sokakta gördüğüm gölgeyi tekrar gördüm. Aynı anda bulunduğum yerdeki bütün muhafızlar birden bire yere yığıldı. Hepsinin sırtında ve ya boynunda bıçaklar saplı duruyordu. Korkarak geriye çekildim. Karanlığın içinden biri konuşmaya başladı, “Korkmana gerek yok evlat. Sana zarar vermeyeceğim.” Tereddüt ediyordum. Yalan söylüyor olabilirdi. Birkaç ayak sesi duydum ve sesin sahibi ortaya çıktı. Yüzünü göremiyordum, başında bir kapüşon vardı. Anahtarları muhafızın birinden aldı ve benim bulunduğum hücreye yaklaştı. Hücrenin kapısını açtı ve bana dışarı çıkmamı işaret etti. Temkinli adımlarla dışarı çıktım. “Sen de kimsin? Neden suratını gizliyorsun?”
Adam geri çekildi. “Buraya geliyorlar. Beni takip et.”
“Soruma cevap ver!” diye bağırdım fakat yine de arkasından koşmaya başladım. Adam çok hızlı koşuyordu. Koridora çıktık. İki muhafız koridorun sonunda bize doğru koşuyordu. Kılıçlarını çekmişlerdi. Korkarak geri adım attım. Ama adam tam aksine muhafızlara doğru yaklaşmaya başladı. “Dur, ne yapıyorsun!” diye bağırdım. Muhafızlar yaklaşmıştı, birden adamın kolunun altından bir bıçak çıktı ve bıçağı adamın kafasına sapladı. Adamın kafasından kanlar fışkırıyordu, yere yığıldı. Sonra diğer kolundan da bir bıçak çıkardı, onu da adamın karnına sapladı. Adam kılıcını yere düşürdü, sonra karnını tutarak yere yığıldı. Midem bulanıyordu, etrafta çok fazla kan vardı. “Haydi.” Dedi adam ve koşmaya devam etti. Kalenin kapılarına ulaştık, etrafta başka insanlar daha vardı, onlar da muhafızlarla savaşıyorlardı. Aynı beni kurtaran adama benziyorlardı. Adam kapının yanındaki ata atladı ve bani ya arkasına çekti. “Sıkı tutun.” Dedi ve atı dörtnala sürmeye başladı. Birden düşecek gibi oldum, hemen eğere tutundum.  Kaleden uzaklaşmıştık, fakat peşimizde atlı muhafızlar vardı. Adam ıslık çaldı ve birkaç atlı kişi daha ortaya çıktı ve peşimizdeki muhafızları öldürdüler. “Nereye gidiyoruz!” diye bağırdım. Cevap vermedi. Biraz sonra ufak bir kasabaya geldik. Adam atı durdurdu. Kendisi attan indi, ben de indim. Bana baktı. “Bundan sonra başını fazla belaya sokmamaya bak. Sana biraz para vereceğim, ufak bir iş bulana kadar-“
“Hayır.” Dedim. “Seninle geleceğim.”
Kaşlarını çattı. “Buna izin veremem.”
“Eğit beni!” diye bağırdım. “Senin gibi olmak istiyorum!”
“Benim gibi olmanı istemiyorum.” dedi. “Sen hayatını yaşayacaksın. Benim gibi olmayacaksın.” Cebinden çıkardığı küçük bir keseyi elime tutuşturdu, ardından arkasını döndü ve yürümeye başladı. Atına binerken bir an bana baktı. Sonra kafasını çevirdi ve kendini eğere çekti. “Dur!” diye bağırdım, atı mahmuzlamıştı. Arkasından koşmaya başladım, bir yandan “Dur!” diye bağırıyordum. At dörtnala gidiyordu, koştum, fakat yetişemedim. Nefes nefese kalmıştım. Gözlerimin dolduğunu hissediyordum. Ağlama! dedim kendi kendime. Bir çaresini buluruz. Elimin tersiyle gözlerimdeki yaşları sildim, kararlı adımlarla tekrar kasabaya doğru yürümeye başladım. O sırada elimdeki keseye baktım. Biraz sallayınca içinden birbirine çarpan paraların sesleri geliyordu. Sonra sayarım. Dedim kendi kendime. Biraz yürüdükten sonra yanımdaki küçük bir hana girmeye karar verdim, belki adamın verdiği paralarla küçük bir oda kiralayabilirdim. İçeri girdiğimde bütün gözler bana çevrildi. Yavaş ve tedirgin adımlarla bana bakan hancının yanına gittim. “Bir oda..” dedim kısık bir sesle. İçeride gergin bir ortam vardı. Hancı küçümseyen gözlerle bana bakıp avcunu açtı. “Günü iyi yüz altın.” dedi sırıtarak. Yüzümü buruşturdum. Bu miktar çok fazlaydı. Adamın bana verdiği keseyi açtım. Ve şaşkınlıkla dona kaldım. Kesenin içinde en az yüz altın vardı. Hancı da kesinin içindekileri gördüğünde şaşkınlıkla elindeki bardağı tezgâha düşürdü. Bardak yan devrilip yuvarlandı tezgâhın üzerinde. Hancı ilgiyle öne eğildi. “O kadar altını nereden buldun evlat?” dedi bana. O küçümser davranışlarından eser dahi kalmamıştı. Kaşlarımı çattım. “Bu seni ilgilendirmez.” dedim hancıya. İki altını keseden çıkardım ve ona verdim. “İki altınını al. Ve odanın anahtarını ver.” Hancı öfkeyle bana baktı. Ardından arkasını döndü ve dolabın içinden bir anahtar çıkarıp bana verdi. “Saat sekizde.” dedi. “Saat sekizde ozan gösterisine başlayacak. İsterseniz aşağıya inip yemek yiyebilir ve ya şarkılara katılabilirsiniz.” Başımı onaylarcasına salladım, bu arada handakiler dikkatleri başka işlere vermişti, çoğu kişi sohbet ediyor ve dışarıda olanlarla ilgilenmiyordu. Hızlı bir şekilde merdivenleri çıktım ve anahtarın üzerindeki numaraya göre odamı buldum. Derin bir nefes alarak içeri girdim. İçerisi hiç de fena değildi, en azından iki altında değer gibi görünüyordu. Küçük bir sehpa yatağın yanındaydı, üzerinde de bir gaz lambası vardı. Üstüne üstlük yatak kuş tüyüydü. Gülümseyerek kendimi yumuşacık yatağın üzerine attım, çok geçmeden de uykuya dalmıştım.

Akşam müziğin sesiyle uyandım. Etraf çok gürültülüydü, insanların bağrışmaları ve gülme sesleri bütün hanı inletiyordu. Kaşlarımı çatarak yatakta doğruldum. O sırada karnım guruldadı. “Tabii ya.” dedim kendi kendime. Bir şeyler yemem lazımdı. Ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım ve kollarımı açarak gerindim. Gerçekten iyiydi. Kendi evimde bile böyle rahat uyumamıştım. Evi düşünürken birden aklıma annem geldi. Gözlerimin yaşardığını hissedebiliyordum. Yavaşça ayağa kalktım, gözlerimi sildim. Üstüme başıma çeki düzen verdikten sonra odadan çıktım ve merdivenleri inmeye başladım. Karanlığın içinden bana bakıp sırıtan yüzü görmedim bile.

Aşağı indiğimde kimse dönüp bana bakmadı. Herkes ozanın çaldığı ezgiye kulak dikmişti, arada alkışlıyor, ritim tutuyorlardı. Köşedeki bir masaya oturdum. Hancı beni görür görmez yanıma geldi. “Karım bu güne özel elmalı turta yaptı. Tabii yemek yemek isterseniz şahane kuzu güvecimiz de var efendim.” “Eh…” dedim. “Güveç alacağım.” Hancı başını salladı. “Yanında ne alırdınız? Bira, kırmızı şarap?” Daha önce şarap içmemiştim, kaşlarımı kaldırıp hancıya baktım. Hancının yüzünü küçümseme dolu bir gülümseme kapladı. “Kırmızı öneririm…” dedi. “Yeni getirttik.” “Pekâlâ…” dedim yavaşça. Hancı başını salladı ve masadan uzaklaştı. İçimi çektim ve arkama yaslandım, bir yandan da yeni bir şarkıya başlayan ozanı dinlemeye koyuldum. Birkaç dakika sonra hancı dumanı tüten güveci ve yanında da bir kadeh şarabı getirdi. Yumuşacık bir dilim ekmeği de tabağın kenarına koymuştu. Başımla ufak bir selam verdim ve büyük bir iştahla yemeğe koyuldum. Hancı da selamıma karşılık verdikten sonra yanımdan ayrıldı. Yemeği bitirdikten sonra arkama yaslandım ve esnedim. Ozan hala şarkı söylüyordu, bu arada hava da iyice kararmıştı. Yavaşça ayağa kalktım ve gerindim. Merdivenlere yöneldim. Yukarı çıkarken tek düşündüğüm yatağıma yatıp güzel bir uyku çekmekti. Ne yazık ki, odamdan gelen sesler bu güzel düşüncelerimi böldü. Kapının hemen önünde durdum. Birden tedirgin olmuştum. İçeride kim vardı? Aniden kapı açıldı, bir adım geri çekildim. İlgiyle odamdan çıkan kişiye baktım. Bir bayandı, bir adamı yakasından tutmuş ve odamdan dışarı sürüklüyordu. Adamın bilinci yerinde değildi. “Böyle tekin olmayan bir yerde değerli eşyalarınızı bırakmamalısınız bayım. Özelikle de paranızı yanınıza almanız daha iyi olur. Yoksa onları yerlerinde bulamamanız kaçınılmazdır.” Dedi kız. Elindeki para kesesini elime tutuşturdu, başıyla küçük bir selam verdi ve yanımda geçip gitti. Öylece kalakalmıştım. Kız beni kurtaran adamla nedeyse aynı şekilde giyinmişti ve başlığını yüzünün büyük bir kısmı görünmeyecek şekilde başına geçirmişti. Bir günde iki suikastçıyla karşılaşmıştım. Bu fırsatı değerlendirmeliydim. Keseyi cebime atar atmaz neredeyse koşar adımlarla kızın arkasından gittim. Kız adamı merdivenlerin dibinde bırakmıştı ve hanın kapısına yönelmişti. Tam kapıdan çıkmak üzereyken kızı kolundan tuttum. “Bekle” dedim kıza. Kız dönüp bana baktı. “Ne oldu?” “Sen…” dedim fısıldayarak. “Bir suikastçı mısın?”Kız arkasını döndü ve hanın kapısına doğru yürümeye başladı. Nasıl olduysa kolunu elimden kurtardı ve dışarı çıktı. Peşinden gittim. “Dur!”dedim arkasından.
“Nereye gidiyorsun, cevap ver bana.” Kız hanın duvarı boyunca gölgelerin arasından yürüdü, En sonunda duvarın ucuna geldiğimizde sağa saptı ve durdu. Etrafı kolaçan etti. Ardından bana doğru döndü. “Kimsin sen?” dedi.
“Önce ben sana sordum.” Dedim. “Önce sen cevap ver.”
Bunu söyler söylemez kızın soğuk ve keskin bir cismi boğazıma dayadığını hissettim. Hançerini ne zaman çekmişti?
“Kimsin sen?” dedi kız tekrar. Yutkundum. “Tamam… Söyleyeceğim.” Dedim. “Ben sadece sıradan bir köylüyüm. Komşu köye yolculuğa çıktım, bu gece bu handa kalıyorum.”
“Bana yalan söylemeye kalkma.” Dedi kız. “Normal bir köylünün bu kadar çok parası olmaz. Şövalye misin? Tapınakçı? Belki de bir asilzade?” sesinde tehlikeli bir tını vardı. Gözünü bile kırpmadan beni öldürebileceğini anlamıştım. Bu kız kesinlikle bir suikastçıydı. Kendi kendime kızdım. Her suikastçı aynı değildi, bütün suikastçılar kendisini kurtaran suikastçı gibi değildi. “Doğruyu söylüyorum…” dedim yavaşça. “Dün gece, babam annemi öldürdü. Babam her zamanki gibi sarhoştu, anneme saldırdığında onu öldürdüm. Ama yine de çok geçti, annem ölmüştü. Ertesi sabah birkaç muhafız tarafından uyandırıldım, annemi ve babamı benim öldürdüğümü düşünüyorlardı.” Omuz silktim. Tabii o anki pozisyonda yapabildiğim kadar. “Muhafızlar beni zindana götürmüşlerdi ki, senin gibi biri ortaya çıktı. Benim hayatımı kurtardı. Sonra beni bu kasabada bıraktı ve yanıma biraz para verdi. Hepsi bu.” Kız biraz rahatlamış gibiydi. İçimden bir ses, yaşanın olayları benden daha iyi anladığını söylüyordu. “İçeriyi bastığımızda sen orada mıydın?” dedi. Bıçağı hala boğazımdan çekmemişti. “Sanırım… Evet.” dedim. “Dışarı çıktığımızda etrafta bir sürü suikastçı vardı. Atlı olanlar da vardı.”  “Pekâlâ…” dedi kız. “Sana inanıyorum, fakat” hançerini kılıfına geri koydu. “tek bir şüpheli hareket yaparsan, kendini ölü bil. Haydi git.” Başıyla sokağı işaret etti. “Ben..” dedim. “Gidemem. Ben… Size katılmak istiyorum. Bir suikastçı olmak istiyorum.” Kız bana doğru birkaç adım attı. İçgüdüsel olarak geriledim. “Bak çocuk.” Dedi. “Bunu bir oyun mu sanıyorsun? İnsanların yaşamlarını almak sence bir oyun mudur?” birkaç adım daha attı. “Bunun kolay olduğunu mu sanıyorsun?” Elini yumruk yapıp bana doğru salladı. “Bu elle o kadar çok kişinin canını aldım ki. Sen de mi bunu istiyorsun. Bir katil mi olacaksın?” Kızın söyledikleri yüzünden şaşırmıştım. Ama kararımdan dönmeyecektim. “Evet.” Dedim kararlılıkla. Kız kaşlarını çattı. “Aptal çocuk…” diye mırıldandı. “Benimle gel o halde. Eğer kendini kanıtlayabilirsen, istediğin şeye ulaşabilirsin.” Kız hızlı adımlarla hanın ahırına yaklaştı. Karanlıkta zar zor görülen simsiyah bir ata yaklaştı ve dizginlerinden yakalayarak dışarı çıkardı. Atın burnunu okşadı. Sonra ata bindi. Ve bana elini uzattı. “Gel bakalım.” Dedi. “Mademki çok istiyorsun, o zaman götüreceğim seni.”

Vardığımızda vakit sabaha karşıydı. Attan indik ve bir mekâna girdik. Etrafta bir sürü suikastçı vardı. Sonra bana yardım eden suikastçıyı gördüm. Başka bir suikastçıyla konuşuyordu, sonra kafasını bize doğru çevirdi. Birden gözleri şaşkınlıkla açıldı. Sonra öfkeyle bize doğru yaklaştı. “Ona bir şans ver, Mentor.” Dedi kız. Adam tam konuşmaya başlayacakken kız, “Biliyorum” dedi. Adam içini çekti. “Pekâlâ.” Dedi. “Önce-“ birden içerisi sarsıldı ve bir top duvarı yıkarak gürültüyle içeri daldı. Birden herkes dışarı çıktı. “Lanet olsun..” diye mırıldandı kız. “Tapınakçılar geliyorlar.”  Birkaç düzine silahlı adam hızla buraya doğru geliyordu. Suikastçılar da silahlarını çektiler ve onlara doğru koşmaya başladılar. “Hey!” diye bağırdım arkalarından. Şimdi ne yapacaktım? Silahsızdım ve savaşmayı da bilmiyordum. Kılıç sesleri bütün sokağı inletiyordu. Suikastçıların savaşmalarını gördüm ve donakaldım. Tapınakçıları keklik gibi avlıyorlardı resmen. Birden tapınakçının teki kılıcını bana doğru salladı. Korkudan hareket bile edemedim. Kılıç bana gelecekken biri beni tuttu ve yana itti. Arkamı dönüp baktığımda bana yardım eden suikastçıyı gördüm. Yaralıydı, yere kanlar damlıyordu. Yine de savaşmaya devam ediyordu. Karşısındaki de normal bir Tapınakçı değildi. O, şu an Tapınakçı Lideri ile savaşıyordu. Ve kaybedecekti. Bir kılıç darbesi daha yedi. Bir tane daha. Acı içinde bağırarak dizlerinin üzerine düştü. “Hayır!” diye bağırarak ona doğru koştum. “Yaklaşma.” Dedi bana kısık sesle. “Sakın..” O sırada kız geldi ve arkadan Tapınakçı Liderinin başına hançerini sapladı. Adam yere yığıldı. Kız “Mentor!” diye bağırarak suikastçının yanına çömeldi. “Zamanında yetişemedim..” Adam kızın elini tuttu. “Eğit… Onu..” Kız başını eğdi. “İstediğin eğitmem olsun Mentor.” Dedi. “Onu bir ölüm makinesine bile çeviririm.” Adam gülümsedi. Ve gözlerini yumdu. Kız ayağa kalktı. Bana döndü. Yüzünü göremiyordum. “O senin için öldü!” diye bağırdı. “Onun hakkını vereceksin!” Başımı salladım. “İyi.” Dedi.
“Şimdi, bir silah al da şu pislikleri haklamamıza yardım et.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder