O zamanlar henüz on
iki yaşımdaydım. Annem ev kadınıydı, babam demircide çalışıyordu. Babam hep
içerdi, bu yüzden işten kovuldu. Kovulduktan sonra beni bir iş bulmaya
çalışmadı, bizimle ilgilenmedi bile. Sadece gece yarısı eve gelip, tıkınmaktan
başka bir şey yapmıyordu. Okulu bıraktım ve evi geçindirmek için iş aramaya
başladım. Bir bankacının çırağı olarak işe başladım. Gelirimiz azdı, fakat öyle
böyle geçiniyorduk annemle. Zaten alışıktık, babam işe giderken de aldığı
maaşın neredeyse hepsini alkole yatırırdı.
Bir gün, babam eve
erken geldi.
Birden kapının
açıldığını duydum. Annem bakmak için yanımdan ayrıldı. Aniden bir çığlık sesi
duyduğumda koşarak kapıya gittim. Gelen babamdı, sarhoştu. Annemi bileğinden
tutup sarstı. “Param nerede kadın!”
Annem, “Bilmiyorum!
Bırak beni Howard!”
Babam bir çakı
çıkardı. “Söyle! Nerede param!”
“Bırak onu!” diye
bağırdım ve koşarak babamın koluna asıldım. Babam sinirlenerek kolunu
silkeledi, yere düşüp kafamı çarptım. Başım dönüyordu, birkaç saniye ayağa
kalkamadım.
Annem, “F’ryan!”
diye bağırdı. Başımın dönmesi yavaş yavaş geçiyordu. Birden babam elindeki
çakıyı anneme sapladı.
Öne atıldım,
“Pislik! Bırak annemi!”
Babam, “Sen
karışma!” suratıma bir tokat attı. Dudağım patladı, akan kanlar kıyafetimi
kirletiyordu. Koşarak mutfağa gittim ve annemin yemek bıçaklarından birini
aldım. Babamın arkasına geçtim ve bıçağı defalarca sapladım. En sonunda bıçağı
babamın cesedinin üzerinde bıraktım ve koşarak annemin yanına gittim.
Beceriksiz bir şekilde nabzını kontrol ettim. Nabzı atmıyordu. Annem nefes
almıyordu. Gözyaşlarına boğuldum. “Pislik! Pislik! Lanet olasıca ayyaş!” diye
bağırdım. Anneme sarıldım, her tarafım kanla kaplanmıştı. Bütün gece anneme
sarıldım. Gözkapaklarım ağırlaşmaya başlıyordu. En sonunda uyku galip geldi.
Biri beni sertçe
çekerek uyandırdı. Hemen ardından suratıma bir darbe yedim. Biri ellerimi
arkadan bağladı. “Bizimle gel, seni küçük katil.” dedi bir asker.
“Bu çocukların
derdini hiç anlamıyorum.” Dedi bir diğeri. Arkamdaki beni yürümem için ittirdi.
“Ne yapıyorsunuz!?”
“Kapa çeneni.” Dedi
öndeki ve karnıma tekme attı. Birden iki büklüm oldum, yere düşecektim fakat
asker beni tuttu. Ciğerlerime hava gitmiyordu. Birkaç saniye çırpındıktan sonra
nefes almayı başardım. Çok paniklemiştim. Bana tekme atan asker bıkkınlıkla
içini çekti. Bütün sokak boyunca yürüdük. Sabahın erken saatlerinde
olduğumuzdan etrafta pek insan yoktu. Sadece bazı satıcılar tezgâhlarını
kuruyorlardı, onlar da meşgul olduklarından biz dikkat etmediler. “Nereye
gidiyoruz?” diye sordum.
Arkamdaki asker,
“Nereye olacak, zindana.”
Diğeri güldü.
“Soğukkanlı olabilirler, ama akıllarını kullanmayı bilmiyorlar.” İçimdeki panik
hissi gittikçe katlanıyordu. Zindana gitmek istemiyordum. Orada farelerle
birlikte çürüyüp gitmek? Ah hayır, kesinlikle hayır. Hemen bir plan arayışına
giriştim. Buradan nasıl kurtulabilirdim? Öndeki asker bendeki sessizliği fark
etmiş olsa gerek ki, “Sakın aklından bile geçirme.” diye beni uyardı. Etrafıma
bakındım. Belki bir fırsat… Bir an gölgelerin arasında birini gördüğümü
zannettim, kaşlarımı çattım. Ne kadar etrafıma bakındıysam da birini
göremedim. Herhalde yanılmıştım.
Adamları kaleye kadar çaresizce takip ettim, beni ite kaka zindana indirdiler.
Kalenin içindeki gösterişli hava birden kaybolmuştu, içerisi karanlık ve iç
bunaltıcıydı. Bir hücrenin önünde durduk, arkamdaki asker kapıdaki muhafıza
kilidi açmasını söyledi. Adam kapıyı açtıktan sonra ellerimi de çözdüler ve
beni sert bir şekilde hücrenin içine ittiler. Adam kapıyı kilitledi,
parmaklıkları tuttum ve dışarı baktım. Buradan nasıl kurtulacaktım? Aniden o
sokakta gördüğüm gölgeyi tekrar gördüm. Aynı anda bulunduğum yerdeki bütün
muhafızlar birden bire yere yığıldı. Hepsinin sırtında ve ya boynunda bıçaklar
saplı duruyordu. Korkarak geriye çekildim. Karanlığın içinden biri konuşmaya
başladı, “Korkmana gerek yok evlat. Sana zarar vermeyeceğim.” Tereddüt
ediyordum. Yalan söylüyor olabilirdi. Birkaç ayak sesi duydum ve sesin sahibi
ortaya çıktı. Yüzünü göremiyordum, başında bir kapüşon vardı. Anahtarları
muhafızın birinden aldı ve benim bulunduğum hücreye yaklaştı. Hücrenin kapısını
açtı ve bana dışarı çıkmamı işaret etti. Temkinli adımlarla dışarı çıktım. “Sen
de kimsin? Neden suratını gizliyorsun?”
Adam geri çekildi.
“Buraya geliyorlar. Beni takip et.”
“Soruma cevap ver!”
diye bağırdım fakat yine de arkasından koşmaya başladım. Adam çok hızlı
koşuyordu. Koridora çıktık. İki muhafız koridorun sonunda bize doğru koşuyordu.
Kılıçlarını çekmişlerdi. Korkarak geri adım attım. Ama adam tam aksine
muhafızlara doğru yaklaşmaya başladı. “Dur, ne yapıyorsun!” diye bağırdım.
Muhafızlar yaklaşmıştı, birden adamın kolunun altından bir bıçak çıktı ve
bıçağı adamın kafasına sapladı. Adamın kafasından kanlar fışkırıyordu, yere
yığıldı. Sonra diğer kolundan da bir bıçak çıkardı, onu da adamın karnına
sapladı. Adam kılıcını yere düşürdü, sonra karnını tutarak yere yığıldı. Midem
bulanıyordu, etrafta çok fazla kan vardı. “Haydi.” Dedi adam ve koşmaya devam
etti. Kalenin kapılarına ulaştık, etrafta başka insanlar daha vardı, onlar da
muhafızlarla savaşıyorlardı. Aynı beni kurtaran adama benziyorlardı. Adam
kapının yanındaki ata atladı ve bani ya arkasına çekti. “Sıkı tutun.” Dedi ve
atı dörtnala sürmeye başladı. Birden düşecek gibi oldum, hemen eğere
tutundum. Kaleden uzaklaşmıştık, fakat
peşimizde atlı muhafızlar vardı. Adam ıslık çaldı ve birkaç atlı kişi daha
ortaya çıktı ve peşimizdeki muhafızları öldürdüler. “Nereye gidiyoruz!” diye
bağırdım. Cevap vermedi. Biraz sonra ufak bir kasabaya geldik. Adam atı
durdurdu. Kendisi attan indi, ben de indim. Bana baktı. “Bundan sonra başını
fazla belaya sokmamaya bak. Sana biraz para vereceğim, ufak bir iş bulana
kadar-“
“Hayır.” Dedim.
“Seninle geleceğim.”
Kaşlarını çattı.
“Buna izin veremem.”
“Eğit beni!” diye
bağırdım. “Senin gibi olmak istiyorum!”
“Benim gibi olmanı
istemiyorum.” dedi. “Sen hayatını yaşayacaksın. Benim gibi olmayacaksın.”
Cebinden çıkardığı küçük bir keseyi elime tutuşturdu, ardından arkasını döndü
ve yürümeye başladı. Atına binerken bir an bana baktı. Sonra kafasını çevirdi
ve kendini eğere çekti. “Dur!” diye bağırdım, atı mahmuzlamıştı. Arkasından
koşmaya başladım, bir yandan “Dur!” diye bağırıyordum. At dörtnala gidiyordu,
koştum, fakat yetişemedim. Nefes nefese kalmıştım. Gözlerimin dolduğunu
hissediyordum. Ağlama! dedim kendi
kendime. Bir çaresini buluruz. Elimin
tersiyle gözlerimdeki yaşları sildim, kararlı adımlarla tekrar kasabaya doğru
yürümeye başladım. O sırada elimdeki keseye baktım. Biraz sallayınca içinden
birbirine çarpan paraların sesleri geliyordu. Sonra sayarım. Dedim kendi kendime. Biraz yürüdükten sonra
yanımdaki küçük bir hana girmeye karar verdim, belki adamın verdiği paralarla
küçük bir oda kiralayabilirdim. İçeri girdiğimde bütün gözler bana çevrildi.
Yavaş ve tedirgin adımlarla bana bakan hancının yanına gittim. “Bir oda..”
dedim kısık bir sesle. İçeride gergin bir ortam vardı. Hancı küçümseyen
gözlerle bana bakıp avcunu açtı. “Günü iyi yüz altın.” dedi sırıtarak. Yüzümü
buruşturdum. Bu miktar çok fazlaydı. Adamın bana verdiği keseyi açtım. Ve
şaşkınlıkla dona kaldım. Kesenin içinde en az yüz altın vardı. Hancı da kesinin
içindekileri gördüğünde şaşkınlıkla elindeki bardağı tezgâha düşürdü. Bardak
yan devrilip yuvarlandı tezgâhın üzerinde. Hancı ilgiyle öne eğildi. “O kadar
altını nereden buldun evlat?” dedi bana. O küçümser davranışlarından eser dahi
kalmamıştı. Kaşlarımı çattım. “Bu seni ilgilendirmez.” dedim hancıya. İki
altını keseden çıkardım ve ona verdim. “İki altınını al. Ve odanın anahtarını
ver.” Hancı öfkeyle bana baktı. Ardından arkasını döndü ve dolabın içinden bir
anahtar çıkarıp bana verdi. “Saat sekizde.” dedi. “Saat sekizde ozan
gösterisine başlayacak. İsterseniz aşağıya inip yemek yiyebilir ve ya şarkılara
katılabilirsiniz.” Başımı onaylarcasına salladım, bu arada handakiler
dikkatleri başka işlere vermişti, çoğu kişi sohbet ediyor ve dışarıda olanlarla
ilgilenmiyordu. Hızlı bir şekilde merdivenleri çıktım ve anahtarın üzerindeki
numaraya göre odamı buldum. Derin bir nefes alarak içeri girdim. İçerisi hiç de
fena değildi, en azından iki altında değer gibi görünüyordu. Küçük bir sehpa
yatağın yanındaydı, üzerinde de bir gaz lambası vardı. Üstüne üstlük yatak kuş
tüyüydü. Gülümseyerek kendimi yumuşacık yatağın üzerine attım, çok geçmeden de
uykuya dalmıştım.
Akşam müziğin
sesiyle uyandım. Etraf çok gürültülüydü, insanların bağrışmaları ve gülme
sesleri bütün hanı inletiyordu. Kaşlarımı çatarak yatakta doğruldum. O sırada
karnım guruldadı. “Tabii ya.” dedim kendi kendime. Bir şeyler yemem lazımdı.
Ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım ve kollarımı açarak gerindim. Gerçekten
iyiydi. Kendi evimde bile böyle rahat uyumamıştım. Evi düşünürken birden aklıma
annem geldi. Gözlerimin yaşardığını hissedebiliyordum. Yavaşça ayağa kalktım,
gözlerimi sildim. Üstüme başıma çeki düzen verdikten sonra odadan çıktım ve
merdivenleri inmeye başladım. Karanlığın içinden bana bakıp sırıtan yüzü
görmedim bile.
Aşağı indiğimde
kimse dönüp bana bakmadı. Herkes ozanın çaldığı ezgiye kulak dikmişti, arada
alkışlıyor, ritim tutuyorlardı. Köşedeki bir masaya oturdum. Hancı beni görür
görmez yanıma geldi. “Karım bu güne özel elmalı turta yaptı. Tabii yemek yemek
isterseniz şahane kuzu güvecimiz de var efendim.” “Eh…” dedim. “Güveç
alacağım.” Hancı başını salladı. “Yanında ne alırdınız? Bira, kırmızı şarap?”
Daha önce şarap içmemiştim, kaşlarımı kaldırıp hancıya baktım. Hancının yüzünü
küçümseme dolu bir gülümseme kapladı. “Kırmızı öneririm…” dedi. “Yeni getirttik.”
“Pekâlâ…” dedim yavaşça. Hancı başını salladı ve masadan uzaklaştı. İçimi
çektim ve arkama yaslandım, bir yandan da yeni bir şarkıya başlayan ozanı
dinlemeye koyuldum. Birkaç dakika sonra hancı dumanı tüten güveci ve yanında da
bir kadeh şarabı getirdi. Yumuşacık bir dilim ekmeği de tabağın kenarına
koymuştu. Başımla ufak bir selam verdim ve büyük bir iştahla yemeğe koyuldum.
Hancı da selamıma karşılık verdikten sonra yanımdan ayrıldı. Yemeği bitirdikten
sonra arkama yaslandım ve esnedim. Ozan hala şarkı söylüyordu, bu arada hava da
iyice kararmıştı. Yavaşça ayağa kalktım ve gerindim. Merdivenlere yöneldim.
Yukarı çıkarken tek düşündüğüm yatağıma yatıp güzel bir uyku çekmekti. Ne yazık
ki, odamdan gelen sesler bu güzel düşüncelerimi böldü. Kapının hemen önünde
durdum. Birden tedirgin olmuştum. İçeride kim vardı? Aniden kapı açıldı, bir
adım geri çekildim. İlgiyle odamdan çıkan kişiye baktım. Bir bayandı, bir adamı
yakasından tutmuş ve odamdan dışarı sürüklüyordu. Adamın bilinci yerinde
değildi. “Böyle tekin olmayan bir yerde değerli eşyalarınızı bırakmamalısınız
bayım. Özelikle de paranızı yanınıza almanız daha iyi olur. Yoksa onları
yerlerinde bulamamanız kaçınılmazdır.” Dedi kız. Elindeki para kesesini elime
tutuşturdu, başıyla küçük bir selam verdi ve yanımda geçip gitti. Öylece
kalakalmıştım. Kız beni kurtaran adamla nedeyse aynı şekilde giyinmişti ve
başlığını yüzünün büyük bir kısmı görünmeyecek şekilde başına geçirmişti. Bir
günde iki suikastçıyla karşılaşmıştım. Bu fırsatı değerlendirmeliydim. Keseyi
cebime atar atmaz neredeyse koşar adımlarla kızın arkasından gittim. Kız adamı
merdivenlerin dibinde bırakmıştı ve hanın kapısına yönelmişti. Tam kapıdan
çıkmak üzereyken kızı kolundan tuttum. “Bekle” dedim kıza. Kız dönüp bana
baktı. “Ne oldu?” “Sen…” dedim fısıldayarak. “Bir suikastçı mısın?”Kız arkasını
döndü ve hanın kapısına doğru yürümeye başladı. Nasıl olduysa kolunu elimden
kurtardı ve dışarı çıktı. Peşinden gittim. “Dur!”dedim arkasından.
“Nereye gidiyorsun,
cevap ver bana.” Kız hanın duvarı boyunca gölgelerin arasından yürüdü, En
sonunda duvarın ucuna geldiğimizde sağa saptı ve durdu. Etrafı kolaçan etti.
Ardından bana doğru döndü. “Kimsin sen?” dedi.
“Önce ben sana
sordum.” Dedim. “Önce sen cevap ver.”
Bunu söyler
söylemez kızın soğuk ve keskin bir cismi boğazıma dayadığını hissettim.
Hançerini ne zaman çekmişti?
“Kimsin sen?” dedi
kız tekrar. Yutkundum. “Tamam… Söyleyeceğim.” Dedim. “Ben sadece sıradan bir
köylüyüm. Komşu köye yolculuğa çıktım, bu gece bu handa kalıyorum.”
“Bana yalan söylemeye
kalkma.” Dedi kız. “Normal bir köylünün bu kadar çok parası olmaz. Şövalye
misin? Tapınakçı? Belki de bir asilzade?” sesinde tehlikeli bir tını vardı.
Gözünü bile kırpmadan beni öldürebileceğini anlamıştım. Bu kız kesinlikle bir
suikastçıydı. Kendi kendime kızdım. Her suikastçı aynı değildi, bütün
suikastçılar kendisini kurtaran suikastçı gibi değildi. “Doğruyu söylüyorum…”
dedim yavaşça. “Dün gece, babam annemi öldürdü. Babam her zamanki gibi
sarhoştu, anneme saldırdığında onu öldürdüm. Ama yine de çok geçti, annem
ölmüştü. Ertesi sabah birkaç muhafız tarafından uyandırıldım, annemi ve babamı
benim öldürdüğümü düşünüyorlardı.” Omuz silktim. Tabii o anki pozisyonda
yapabildiğim kadar. “Muhafızlar beni zindana götürmüşlerdi ki, senin gibi biri
ortaya çıktı. Benim hayatımı kurtardı. Sonra beni bu kasabada bıraktı ve yanıma
biraz para verdi. Hepsi bu.” Kız biraz rahatlamış gibiydi. İçimden bir ses,
yaşanın olayları benden daha iyi anladığını söylüyordu. “İçeriyi bastığımızda
sen orada mıydın?” dedi. Bıçağı hala boğazımdan çekmemişti. “Sanırım… Evet.” dedim.
“Dışarı çıktığımızda etrafta bir sürü suikastçı vardı. Atlı olanlar da
vardı.” “Pekâlâ…” dedi kız. “Sana
inanıyorum, fakat” hançerini kılıfına geri koydu. “tek bir şüpheli hareket
yaparsan, kendini ölü bil. Haydi git.” Başıyla sokağı işaret etti. “Ben..”
dedim. “Gidemem. Ben… Size katılmak istiyorum. Bir suikastçı olmak istiyorum.”
Kız bana doğru birkaç adım attı. İçgüdüsel olarak geriledim. “Bak çocuk.” Dedi.
“Bunu bir oyun mu sanıyorsun? İnsanların yaşamlarını almak sence bir oyun
mudur?” birkaç adım daha attı. “Bunun kolay olduğunu mu sanıyorsun?” Elini
yumruk yapıp bana doğru salladı. “Bu elle o kadar çok kişinin canını aldım ki.
Sen de mi bunu istiyorsun. Bir katil mi olacaksın?” Kızın söyledikleri yüzünden
şaşırmıştım. Ama kararımdan dönmeyecektim. “Evet.” Dedim kararlılıkla. Kız
kaşlarını çattı. “Aptal çocuk…” diye mırıldandı. “Benimle gel o halde. Eğer
kendini kanıtlayabilirsen, istediğin şeye ulaşabilirsin.” Kız hızlı adımlarla
hanın ahırına yaklaştı. Karanlıkta zar zor görülen simsiyah bir ata yaklaştı ve
dizginlerinden yakalayarak dışarı çıkardı. Atın burnunu okşadı. Sonra ata
bindi. Ve bana elini uzattı. “Gel bakalım.” Dedi. “Mademki çok istiyorsun, o
zaman götüreceğim seni.”
Vardığımızda vakit
sabaha karşıydı. Attan indik ve bir mekâna girdik. Etrafta bir sürü suikastçı
vardı. Sonra bana yardım eden suikastçıyı gördüm. Başka bir suikastçıyla
konuşuyordu, sonra kafasını bize doğru çevirdi. Birden gözleri şaşkınlıkla
açıldı. Sonra öfkeyle bize doğru yaklaştı. “Ona bir şans ver, Mentor.” Dedi
kız. Adam tam konuşmaya başlayacakken kız, “Biliyorum” dedi. Adam içini çekti.
“Pekâlâ.” Dedi. “Önce-“ birden içerisi sarsıldı ve bir top duvarı yıkarak
gürültüyle içeri daldı. Birden herkes dışarı çıktı. “Lanet olsun..” diye
mırıldandı kız. “Tapınakçılar geliyorlar.”
Birkaç düzine silahlı adam hızla buraya doğru geliyordu. Suikastçılar da
silahlarını çektiler ve onlara doğru koşmaya başladılar. “Hey!” diye bağırdım
arkalarından. Şimdi ne yapacaktım? Silahsızdım ve savaşmayı da bilmiyordum.
Kılıç sesleri bütün sokağı inletiyordu. Suikastçıların savaşmalarını gördüm ve
donakaldım. Tapınakçıları keklik gibi avlıyorlardı resmen. Birden tapınakçının
teki kılıcını bana doğru salladı. Korkudan hareket bile edemedim. Kılıç bana
gelecekken biri beni tuttu ve yana itti. Arkamı dönüp baktığımda bana yardım
eden suikastçıyı gördüm. Yaralıydı, yere kanlar damlıyordu. Yine de savaşmaya
devam ediyordu. Karşısındaki de normal bir Tapınakçı değildi. O, şu an
Tapınakçı Lideri ile savaşıyordu. Ve kaybedecekti. Bir kılıç darbesi daha yedi.
Bir tane daha. Acı içinde bağırarak dizlerinin üzerine düştü. “Hayır!” diye
bağırarak ona doğru koştum. “Yaklaşma.” Dedi bana kısık sesle. “Sakın..” O
sırada kız geldi ve arkadan Tapınakçı Liderinin başına hançerini sapladı. Adam
yere yığıldı. Kız “Mentor!” diye bağırarak suikastçının yanına çömeldi.
“Zamanında yetişemedim..” Adam kızın elini tuttu. “Eğit… Onu..” Kız başını
eğdi. “İstediğin eğitmem olsun Mentor.” Dedi. “Onu bir ölüm makinesine bile
çeviririm.” Adam gülümsedi. Ve gözlerini yumdu. Kız ayağa kalktı. Bana döndü.
Yüzünü göremiyordum. “O senin için öldü!” diye bağırdı. “Onun hakkını
vereceksin!” Başımı salladım. “İyi.” Dedi.
“Şimdi, bir silah
al da şu pislikleri haklamamıza yardım et.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder