Uyarı

10 Kasım 2012 Cumartesi

Bölüm 10

Mattias yere yığıldı, hemen Charlotte’ın yanına çömeldim. Her tarafı kan içindeydi, zar zor nefes alıyordu.
“Hekim nerede!” diye bağırdım, o sırada hekim köşeden çıktı ve kapıya doğru koşmaya başladı. Öfkeyle ayağa kalktım ve hekimi kapıya ulaşamadan yakaladım. Charlotte’ın yanına kadar sürükledim. “Kaçma!” Hekimi yere fırlattım, elindeki çanta açıldı ve içindekiler etrafa saçıldı.
“O iyileşecek, değil mi? İyi olduğunu söyle!”
Hekim korku dolu gözlerle bana baktı.
“Efendim...”Gözlerimin dolduğunu hissettim.
“İşini yap! Ve onun iyileşeceğini söyle bana!” diye bağırdım, boğazıma bir yumru oturmuştu. O anda, Charlotte zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı.
“Christopher.. Bırak da gitsin.” Dedi yavaşça. 
“Bunu sen de biliyorsun.. Ben...” Cümlesi yarıda kesildi ve öksürmeye başladı, ağzından kanlar akıyordu. O sırada hekim titreyerek ayağa kalktı, ona aldırmadım. Gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissediyordum. Kelimeler boğazımda takılıyordu. “Hayır.. Ölmeyeceksin... Lütfen.. Bunu bana yapamazsın. Seni yeni buldum, ben... Ben..” Yumruklarımı sıktım. “Hayır! HAYIR! O benim kardeşim! TEK VE BİRİCİK KARDEŞİM! O ÖLEMEZ!”
Charlotte, “Christopher...” Ona baktım. “Hatırlıyorum... Seni, babamı, William’ı, annemi.. Annemi..” diye fısıldadı.
Bunları söyledikten sonra konuşmadı, sanki aklı başka yerlerdeydi. Ağzının kenarından akan kanlar kıyafetine geliyordu. Onu omuzlarından tutup sarstım.
“Kendine gel, Charlotte!” Aniden elimi tuttu. Gülümsedi. Ve başı yana düştü.
“Charlotte?...” dedim tereddütle.
“Charlotte.” Elini sıktım.
“Charlotte!” Yüzümü omzuna bastırdım.
“Kardeşim... Lütfen.. Yapma…”
Biri elini omzuma koydu.
“Christopher...” dedi hüzünlü bir sesle.
“Kalk ayağa.” Dediğini yapıp ayağa kalktım, omuzlarım sarsılıyordu.
Gilan, “Üzgünüm kardeşim.”
“Benim suçum... O halde savaşmasına izin verdim... Zamanında yanına yetişemedim...”
Gilan beni kendisine doğru çevirdi. “Bana bak. Bu senin suçun değildi. Senin hatan değildi. Bana bak Christopher. Kendini toplamalısın.” Birden öfkelendiğimi hissettim. Hışımla ellerini üzerimden ittirdim.
“Sen nereden bileceksin ki!” diye bağırdım, anlık bir öfkeyle.
Gilan herhangi bir tepki göstermedi. Yalnızca omuzlarını silkti.
“Çünkü, ben de annemi koruyamadım. Babamı kimin öldürdüğünü bile tam olarak bilmiyorum. Emin olduğum tek şey ise, ikisinin de Tapınakçılar tarafından katledildiğidir.” 
“Gilan...” dedim kendime gelerek. Ne yapıyordum ben?
“Affedersin, ben-“
“Hayır anlıyorum, önemli değil. Yeter ki bunun için kendini suçlama.” Charlotte’a baktım. Yana doğru kaymıştı ve yaslandığı duvar kan içindeydi.
Gözlerimden yaşlar akıyordu yine.
Philip yanımıza yaklaştı. “Şimdi ne yapacağız?”
 İntikam. İntikam istiyordum. Benden kardeşimi alanlardan.
“Suikastçı Üssü..”
Gilan kaşlarını çattı. “Ölebilirsin Christopher.”
“Bunu biliyorum. Ben sadece..”
Gilan, “Biliyorum, fakat..” İçini çekti. “Gideriz, tamam. Ama önce yaralı var mı onu kontrol etmeliyiz.” Gilan diğerlerine bakarken birden gözleri bir noktaya sabitlendi. Onun baktığı yere bakınca neye baktığını anladım. Laren’ın kolundaki çiziğe bakıyordu.
Laren, “Gilan, önemli değil.” dedi.
Gilan hızlı adımlarla Laren’ın yanına gitti, kolunu tuttu. “Nasıl önemli değil? Sen zeh-“
Laren, “Biliyorum. Önemli değil, panzehir buluruz.”
Gilan, “Nereden? Hekim gitti, Suikastçı Üssü yok oldu.”
Laren, “Gilan, önemli değil. Şu anda uğraşmamız gereken başka işler var. Tapınakçılarla başımız hala dertte.”
Gilan, “Öylece oturup senin de mi ölümünü izlememi istiyorsun benden?”
O sırada Laren sendeledi, başını tuttu. “Ben iyiyim, sadece...” Öne eğildi ve midesinde ne varsa boşalttı. Baş dönmesi. Kusma. Aklımda bir sürü zehir türü vardı. Ama kullandığımız zehirler belliydi. Sanırım adamın hangi zehri kullandığını biliyordum fakat tehlikeliydi. Tahminim yanlışsa yapacağım panzehir iyileştirmek yerine tam tersini yapıp onun ölümünü hızlandırabilirdi.
“Tehlikeli.. Çok tehlikeli.” Diye mırıldandım kendi kendime.
Gilan Laren’ı tutuyordu. “Lanet..”
Elimi çeneme götürdüm. “Belki de... Ama hayır, çok riskli. En iyisi onu bir an önce sığınağa götürmek.”
Louié, “Tapınakçıların yanına gidemeyiz. Bizi kesinlikle öldürürler.”
Gilan, “O pisliklerin yanına gitmeye niyetim yok zaten.” Dedi öfkeyle.
“Benim de yok.” diye karşılık verdim.
Gilan anlayamadığım bir şeyler homurdandı. “Pekâlâ. Eğer herkes iyiyse, ahırlardan atları alıp yola çıkabiliriz.
“Gilan.” dedim, bana döndü.
“Onu da.. Yanımızda götürmeliyiz. Onu.. Layığıyla uğurlamak istiyorum. Sanırım.. O da bunu isterdi. Güçlü olmamı. Güçlü.. Olmamızı.”
Gilan içini çekti, “Tamam.”
Gilan Laren’ın omzuna girerek ona ahırlara kadar eşlik etti, ben de kız kardeşimin cesedini kucağıma aldım.
Gilan, “İşlerin bu kadar sarpa saracağını tahmin etmemiştim. O.. Ölebileceğini aklımın ucundan bile geçirmiyordum.”
“Sanırım.. Benim de.”
Laren öksürdü, “Gill... Eğer ölürsem, zamanında panzehiri alamazsak, bana söz ver. İntikam almaya çalışmayacaksın.”
Gilan yüzene zoraki bir gülümseme yerleştirdi. “Tamam.”
Ahırlara ulaştık, Charlotte’ı eyerin önüne yerleştirdim, sonra ben de ata bindim. Gilan Laren’ı kendi atının arkasına bindirdi.
Gilan, “Çok garip bir his. Bir Tapınakçıyı Suikastçı sığınağına götürüyorum, bağlamadım, yaralamadım, tehdit etmedim, öldürmedim, gözerini kapatmadım.”
“Yapmamanı da tercih ederim.”dedim hafifçe tebessüm ederek.
Laren sessizce güldü. Gilan’ın başındaki başlık yüzünden yüzünü pek göremiyordum fakat acı çektiği çok belliydi. Benim de içim acıyordu. Gözlerimi kapattım ve başka şeyler düşünmeye çalıştım. Babamı kurtardığımız gibi. Sonunda özgür olduğum gibi.
Özgür ve yalnız.
Bu düşünceyi aklımdan uzaklaştırmak istercesine başımı salladım. Düşünme! Ben bu düşüncelerle boğuşurken birden at şaha kalktı, ben de yere yuvarlandım. “Neler oluyor?” demeye kalmadan biri suratıma bir tekme geçirdi ve beni tekrar yere devirdi. Ardından biri beni yakamdan tutup ayağa kaldırdı.
Gilan, “Dur!” diye bağırdı.
Beni tutan kişi elini bana doğru uzattı ve elinin altından bir bıçak çıkardı. Ama bir şey yapmıyordu, öylece durdu. Başımı kaldırıp yukarı baktım, bir suikastçı başını yana çevirmiş, kaşlarını çatmıştı. Ardından bana baktı. “Şanslısın.” Ve beni bıraktı. Gilan’a baktım, gerçi yüzünü göremiyordum.
Gilan, “Yardıma ihtiyacımız var. Laren zehirlendi.”
Suikastçı, “Hemen gidelim o halde, fakat bu Tapınakçılar da neyin nesi? Neden yanındalar?”
Gilan, “Onlar F’ryan’ın bir çırağının ailesi. Tapınakçılar bize saldırdı, fakat onları alt etmeyi başardık. Ama.. Onu kaybettik. Eğer Tapınakçıların yanına giderlerse kesinlikle öldürülürler.”
Suikastçı, “Onları neden umursuyorsun?”
Gilan, “Emin değilim, sadece ölen arkadaşımızın ailesini korumaya çalışıyorum sanırım.”
Suikastçı, “Anlıyorum. Haydi o zaman.” Ardından sessizce ekledi, “Yine de içim rahat değil.” Suikastçının gözü bir yere takıldı. Yavaş hareketlerle Charlotte’ın cesedinin yanına yaklaştı. Eğildi ve onu kucağına aldı. Sonra ağaçların yanında bekleyen atıma koydu.
“Üzgünüm.” Diye mırıldandı. “Huzur içinde yat, kardeşim. Mekânın cennet olsun.” Ardından Laren’a yaklaştı.
“Bakabilir miyim, kardeşim?” dedi usulca.
Laren kolunu uzattı. “Tahmin ettiğim gibi. Arsenik. Sığınakta panzehir olması lazımdı. Tiz bir ıslık çaldı, ardından kestane kahvesi bir at ağaçların arasında belirdi. Buraya doğru koşmaya başladı. Suikastçı atın başını okşadı ve çevik bir hareketler ata bindi. “Haydi gidelim.” Ata bindim. Giderken çatıdaki bir okçu dikkatimi çekti. Kaşlarını çatmıştı ve dikkatle bana bakıyordu. Okunu yayına takmıştı ve her an atmaya hazır görünüyordu. Tedirgindim, bu alışılmışın tamamen dışındaydı. Geldik, suikastçı atından indi ve bize kapıyı açtı. Hepimiz içeri girdik. İçeride bir sürü suikastçı vardı, hepsi bir işler uğraşıyordu. Ama en önce dikkatimi çeken şey içerideki sıcak ortamdı. İki suikastçı bir masanın üzerine eğilmiş bir haritayı inceliyorlardı. Biri bıçağını biliyordu, bazıları konuşuyordu. İçeri girdiğimizde herkes başını bize çevirdi. Etraf birden sessizleşti. Rahatsız olmaya başladım, ortamı yumuşatmak amacıyla konuşmaya başlayacaktım, içeri doğru bir adım attım lakin aynı anda bir bıçak birkaç santim yanıma, kapıya saplandı.
“Kıpırdama.” Duvarın kenarındaki suikastçı fırlatma bıçaklarını çıkardı. “Yoksa ikinciyi kafana yersin.” Suikastçı ciddi görünüyordu, kılımı dahi kıpırdatmadım. Kapının yanındaki odadan çıkan bir suikastçı bize baktı, “Ross, olanları anlatır mısın?”
Yanımdaki suikastçı birkaç adım attı. “Tabii usta. Söylediğin gibi Tapınakçıları gözetliyorduk. Mattias ve Claudio içeri girdikten sonra bir süre daha bekledik. Ardından birkaç Suikastçı ile iki Tapınakçı dışarı çıktılar. Ormanda ilerlemeye başladılar. Ağaçların arasından onlara eşlik ettik, lakin buraya doğru yönelmişlerdi. Biz de ağaçların arasından dışarı çıktık. Bu suikastçının, -başıyla Gilan’ı işaret etti.- anlattığına göre Tapınakçı Lideri Louié’nin kızı, F’ryan’ın çırağıymış. Kız Claudio ve Mattias içeri girdikten sonra ölmüş. Anladığım kadarıyla bizlerle işbirliği yaptıkları için Tapınakçılar onlara saldırmış. Bu arada içlerinden bir suikastçı zehirlenmiş, fakat panzehir ellerinde yok. Bu nedenle yardıma ihtiyaçları var.”
Suikastçı, “Çok ilginç. Panzehiri onlara verin. Ölen kardeşimizi hak ettiği gibi toprağa vereceğiz.”
Birden suikastçının önünde diz çöktüm.
“Usta, beni eğitir misin?” Suikastçı kaşlarını çattı. Başımı öne eğdim.
“Bana bak.” Yüzümü tekrar suikastçıya doğru çevirdim.
Gözlerini kıstı, “İntikam geçmişi değiştirmez.”
“Ama geleceğe yön verebilir.” dedim kendimden emin bir şekilde.
Suikastçı gözlerini yumdu. “Emin misin?” Ardından gözlerini tekrardan açıp bana baktı. Başımı hafifçe salladım. Elini bana uzattı ve kalkmama yardım etti.
“Bunun hakkında düşüneceğim. Eğer bu bir oyunsa, kazanacağın yegâne şey Cehennemin en dibinde, ön sıradan bir bilet olur. Anladın mı?”
 “Evet usta.”
“Bundan sonra sen bir Tapınakçı değil, bir çıraksın. Öğrendiğin her şeyi unut, çünkü burada tamamen farklı şeyler öğreneceksin.”dedi.
“Akşama doğru avluya gel. Sakın kaçırma.” Kapıya doğru yürümeye başladı. “Bakalım ne kadar iyisin.”
Adı Ross olan suikastçı bana baktı. “Benimle gel.” Dedi.
Birlikte üst kata çıktık. Ross odanın birine girdi, ben de peşinden gittim. Oda loş bir şekilde aydınlatılmıştı, içeride pek eşya yoktu. En dikkat çeken şey büyük bir dolaptı. Ross içinden kendi giydiği kıyafete benzer bir kıyafet çıkardı. Bana verdi. “Üzerini giyin. Sonra aşağıya gel. Teçhizatın var, değil mi? Bir elden geçirmenin kimseye zararı dokunmaz. Ve tabii ki,” Dolabın ucundaki bir kapağı açtı. İçinden bir çift bileklik çıkardı. “Bunları da al.” Uzattığı bileklikleri aldım. Arkalarında bıçaklar vardı.
“Bu..”
“Evet, evet. Soru sorma faslını sonraya saklarız. Çabuk ol. Ve... Çabuk ol ki kız kardeşinin cenazesini yapabilelim.” Hemen ardından odadan çıktı.
Ross’un verdiği kıyafete baktım. Charlotte’ınkine o kadar çok benziyordu ki.
“Charlotte...” dedim.
“Çok üzgünüm. O haklı. İntikam geçmişi değiştiremez. Ama en azından, geleceğe yön verebilir, değil mi?” Kılıcımı çıkarıp yere koydum.
“Eh. Bu da bir şeydir.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder