Mattias yere
yığıldı, hemen Charlotte’ın yanına çömeldim. Her tarafı kan içindeydi, zar zor
nefes alıyordu.
“Hekim nerede!”
diye bağırdım, o sırada hekim köşeden çıktı ve kapıya doğru koşmaya başladı.
Öfkeyle ayağa kalktım ve hekimi kapıya ulaşamadan yakaladım. Charlotte’ın
yanına kadar sürükledim. “Kaçma!” Hekimi yere fırlattım, elindeki çanta açıldı
ve içindekiler etrafa saçıldı.
“O iyileşecek,
değil mi? İyi olduğunu söyle!”
Hekim korku dolu
gözlerle bana baktı.
“Efendim...”Gözlerimin
dolduğunu hissettim.
“İşini yap! Ve onun
iyileşeceğini söyle bana!” diye bağırdım, boğazıma bir yumru oturmuştu. O anda,
Charlotte zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı.
“Christopher..
Bırak da gitsin.” Dedi yavaşça.
“Bunu sen de
biliyorsun.. Ben...” Cümlesi yarıda kesildi ve öksürmeye başladı, ağzından
kanlar akıyordu. O sırada hekim titreyerek ayağa kalktı, ona aldırmadım.
Gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissediyordum. Kelimeler boğazımda
takılıyordu. “Hayır.. Ölmeyeceksin... Lütfen.. Bunu bana yapamazsın. Seni yeni
buldum, ben... Ben..” Yumruklarımı sıktım. “Hayır! HAYIR! O benim kardeşim! TEK
VE BİRİCİK KARDEŞİM! O ÖLEMEZ!”
Charlotte,
“Christopher...” Ona baktım. “Hatırlıyorum... Seni, babamı, William’ı, annemi..
Annemi..” diye fısıldadı.
Bunları söyledikten
sonra konuşmadı, sanki aklı başka yerlerdeydi. Ağzının kenarından akan kanlar
kıyafetine geliyordu. Onu omuzlarından tutup sarstım.
“Kendine gel,
Charlotte!” Aniden elimi tuttu. Gülümsedi. Ve başı yana düştü.
“Charlotte?...”
dedim tereddütle.
“Charlotte.” Elini
sıktım.
“Charlotte!” Yüzümü
omzuna bastırdım.
“Kardeşim...
Lütfen.. Yapma…”
Biri elini omzuma
koydu.
“Christopher...”
dedi hüzünlü bir sesle.
“Kalk ayağa.”
Dediğini yapıp ayağa kalktım, omuzlarım sarsılıyordu.
Gilan, “Üzgünüm
kardeşim.”
“Benim suçum... O
halde savaşmasına izin verdim... Zamanında yanına yetişemedim...”
Gilan beni
kendisine doğru çevirdi. “Bana bak. Bu senin suçun değildi. Senin hatan
değildi. Bana bak Christopher. Kendini toplamalısın.” Birden öfkelendiğimi
hissettim. Hışımla ellerini üzerimden ittirdim.
“Sen nereden
bileceksin ki!” diye bağırdım, anlık bir öfkeyle.
Gilan herhangi bir
tepki göstermedi. Yalnızca omuzlarını silkti.
“Çünkü, ben de
annemi koruyamadım. Babamı kimin öldürdüğünü bile tam olarak bilmiyorum. Emin
olduğum tek şey ise, ikisinin de Tapınakçılar tarafından katledildiğidir.”
“Gilan...” dedim
kendime gelerek. Ne yapıyordum ben?
“Affedersin, ben-“
“Hayır anlıyorum,
önemli değil. Yeter ki bunun için kendini suçlama.” Charlotte’a baktım. Yana
doğru kaymıştı ve yaslandığı duvar kan içindeydi.
Gözlerimden yaşlar
akıyordu yine.
Philip yanımıza
yaklaştı. “Şimdi ne yapacağız?”
İntikam. İntikam istiyordum. Benden kardeşimi
alanlardan.
“Suikastçı Üssü..”
Gilan kaşlarını
çattı. “Ölebilirsin Christopher.”
“Bunu biliyorum.
Ben sadece..”
Gilan, “Biliyorum,
fakat..” İçini çekti. “Gideriz, tamam. Ama önce yaralı var mı onu kontrol
etmeliyiz.” Gilan diğerlerine bakarken birden gözleri bir noktaya sabitlendi.
Onun baktığı yere bakınca neye baktığını anladım. Laren’ın kolundaki çiziğe
bakıyordu.
Laren, “Gilan,
önemli değil.” dedi.
Gilan hızlı
adımlarla Laren’ın yanına gitti, kolunu tuttu. “Nasıl önemli değil? Sen zeh-“
Laren, “Biliyorum.
Önemli değil, panzehir buluruz.”
Gilan, “Nereden? Hekim
gitti, Suikastçı Üssü yok oldu.”
Laren, “Gilan,
önemli değil. Şu anda uğraşmamız gereken başka işler var. Tapınakçılarla
başımız hala dertte.”
Gilan, “Öylece
oturup senin de mi ölümünü izlememi istiyorsun benden?”
O sırada Laren
sendeledi, başını tuttu. “Ben iyiyim, sadece...” Öne eğildi ve midesinde ne
varsa boşalttı. Baş dönmesi. Kusma. Aklımda bir sürü zehir türü vardı. Ama
kullandığımız zehirler belliydi. Sanırım adamın hangi zehri kullandığını
biliyordum fakat tehlikeliydi. Tahminim yanlışsa yapacağım panzehir
iyileştirmek yerine tam tersini yapıp onun ölümünü hızlandırabilirdi.
“Tehlikeli.. Çok
tehlikeli.” Diye mırıldandım kendi kendime.
Gilan Laren’ı
tutuyordu. “Lanet..”
Elimi çeneme
götürdüm. “Belki de... Ama hayır, çok riskli. En iyisi onu bir an önce sığınağa
götürmek.”
Louié,
“Tapınakçıların yanına gidemeyiz. Bizi kesinlikle öldürürler.”
Gilan, “O
pisliklerin yanına gitmeye niyetim yok zaten.” Dedi öfkeyle.
“Benim de yok.”
diye karşılık verdim.
Gilan anlayamadığım
bir şeyler homurdandı. “Pekâlâ. Eğer herkes iyiyse, ahırlardan atları alıp yola
çıkabiliriz.
“Gilan.” dedim,
bana döndü.
“Onu da.. Yanımızda
götürmeliyiz. Onu.. Layığıyla uğurlamak istiyorum. Sanırım.. O da bunu isterdi.
Güçlü olmamı. Güçlü.. Olmamızı.”
Gilan içini çekti,
“Tamam.”
Gilan Laren’ın
omzuna girerek ona ahırlara kadar eşlik etti, ben de kız kardeşimin cesedini
kucağıma aldım.
Gilan, “İşlerin bu
kadar sarpa saracağını tahmin etmemiştim. O.. Ölebileceğini aklımın ucundan
bile geçirmiyordum.”
“Sanırım.. Benim
de.”
Laren öksürdü,
“Gill... Eğer ölürsem, zamanında panzehiri alamazsak, bana söz ver. İntikam
almaya çalışmayacaksın.”
Gilan yüzene zoraki
bir gülümseme yerleştirdi. “Tamam.”
Ahırlara ulaştık,
Charlotte’ı eyerin önüne yerleştirdim, sonra ben de ata bindim. Gilan Laren’ı
kendi atının arkasına bindirdi.
Gilan, “Çok garip
bir his. Bir Tapınakçıyı Suikastçı sığınağına götürüyorum, bağlamadım,
yaralamadım, tehdit etmedim, öldürmedim, gözerini kapatmadım.”
“Yapmamanı da
tercih ederim.”dedim hafifçe tebessüm ederek.
Laren sessizce
güldü. Gilan’ın başındaki başlık yüzünden yüzünü pek göremiyordum fakat acı
çektiği çok belliydi. Benim de içim acıyordu. Gözlerimi kapattım ve başka
şeyler düşünmeye çalıştım. Babamı kurtardığımız gibi. Sonunda özgür olduğum
gibi.
Özgür ve yalnız.
Bu düşünceyi
aklımdan uzaklaştırmak istercesine başımı salladım. Düşünme! Ben bu düşüncelerle boğuşurken birden at şaha kalktı, ben
de yere yuvarlandım. “Neler oluyor?” demeye kalmadan biri suratıma bir tekme
geçirdi ve beni tekrar yere devirdi. Ardından biri beni yakamdan tutup ayağa
kaldırdı.
Gilan, “Dur!” diye
bağırdı.
Beni tutan kişi
elini bana doğru uzattı ve elinin altından bir bıçak çıkardı. Ama bir şey
yapmıyordu, öylece durdu. Başımı kaldırıp yukarı baktım, bir suikastçı başını
yana çevirmiş, kaşlarını çatmıştı. Ardından bana baktı. “Şanslısın.” Ve beni
bıraktı. Gilan’a baktım, gerçi yüzünü göremiyordum.
Gilan, “Yardıma
ihtiyacımız var. Laren zehirlendi.”
Suikastçı, “Hemen
gidelim o halde, fakat bu Tapınakçılar da neyin nesi? Neden yanındalar?”
Gilan, “Onlar
F’ryan’ın bir çırağının ailesi. Tapınakçılar bize saldırdı, fakat onları alt
etmeyi başardık. Ama.. Onu kaybettik. Eğer Tapınakçıların yanına giderlerse
kesinlikle öldürülürler.”
Suikastçı, “Onları
neden umursuyorsun?”
Gilan, “Emin
değilim, sadece ölen arkadaşımızın ailesini korumaya çalışıyorum sanırım.”
Suikastçı,
“Anlıyorum. Haydi o zaman.” Ardından sessizce ekledi, “Yine de içim rahat
değil.” Suikastçının gözü bir yere takıldı. Yavaş hareketlerle Charlotte’ın cesedinin
yanına yaklaştı. Eğildi ve onu kucağına aldı. Sonra ağaçların yanında bekleyen
atıma koydu.
“Üzgünüm.” Diye
mırıldandı. “Huzur içinde yat, kardeşim. Mekânın cennet olsun.” Ardından
Laren’a yaklaştı.
“Bakabilir miyim,
kardeşim?” dedi usulca.
Laren kolunu
uzattı. “Tahmin ettiğim gibi. Arsenik. Sığınakta panzehir olması lazımdı. Tiz
bir ıslık çaldı, ardından kestane kahvesi bir at ağaçların arasında belirdi.
Buraya doğru koşmaya başladı. Suikastçı atın başını okşadı ve çevik bir
hareketler ata bindi. “Haydi gidelim.” Ata bindim. Giderken çatıdaki bir okçu
dikkatimi çekti. Kaşlarını çatmıştı ve dikkatle bana bakıyordu. Okunu yayına
takmıştı ve her an atmaya hazır görünüyordu. Tedirgindim, bu alışılmışın
tamamen dışındaydı. Geldik, suikastçı atından indi ve bize kapıyı açtı. Hepimiz
içeri girdik. İçeride bir sürü suikastçı vardı, hepsi bir işler uğraşıyordu.
Ama en önce dikkatimi çeken şey içerideki sıcak ortamdı. İki suikastçı bir
masanın üzerine eğilmiş bir haritayı inceliyorlardı. Biri bıçağını biliyordu,
bazıları konuşuyordu. İçeri girdiğimizde herkes başını bize çevirdi. Etraf
birden sessizleşti. Rahatsız olmaya başladım, ortamı yumuşatmak amacıyla
konuşmaya başlayacaktım, içeri doğru bir adım attım lakin aynı anda bir bıçak
birkaç santim yanıma, kapıya saplandı.
“Kıpırdama.”
Duvarın kenarındaki suikastçı fırlatma bıçaklarını çıkardı. “Yoksa ikinciyi
kafana yersin.” Suikastçı ciddi görünüyordu, kılımı dahi kıpırdatmadım. Kapının
yanındaki odadan çıkan bir suikastçı bize baktı, “Ross, olanları anlatır
mısın?”
Yanımdaki suikastçı
birkaç adım attı. “Tabii usta. Söylediğin gibi Tapınakçıları gözetliyorduk.
Mattias ve Claudio içeri girdikten sonra bir süre daha bekledik. Ardından
birkaç Suikastçı ile iki Tapınakçı dışarı çıktılar. Ormanda ilerlemeye başladılar.
Ağaçların arasından onlara eşlik ettik, lakin buraya doğru yönelmişlerdi. Biz
de ağaçların arasından dışarı çıktık. Bu suikastçının, -başıyla Gilan’ı işaret
etti.- anlattığına göre Tapınakçı Lideri Louié’nin kızı, F’ryan’ın çırağıymış.
Kız Claudio ve Mattias içeri girdikten sonra ölmüş. Anladığım kadarıyla
bizlerle işbirliği yaptıkları için Tapınakçılar onlara saldırmış. Bu arada
içlerinden bir suikastçı zehirlenmiş, fakat panzehir ellerinde yok. Bu nedenle
yardıma ihtiyaçları var.”
Suikastçı, “Çok ilginç.
Panzehiri onlara verin. Ölen kardeşimizi hak ettiği gibi toprağa vereceğiz.”
Birden suikastçının
önünde diz çöktüm.
“Usta, beni eğitir
misin?” Suikastçı kaşlarını çattı. Başımı öne eğdim.
“Bana bak.” Yüzümü
tekrar suikastçıya doğru çevirdim.
Gözlerini kıstı,
“İntikam geçmişi değiştirmez.”
“Ama geleceğe yön
verebilir.” dedim kendimden emin bir şekilde.
Suikastçı gözlerini
yumdu. “Emin misin?” Ardından gözlerini tekrardan açıp bana baktı. Başımı
hafifçe salladım. Elini bana uzattı ve kalkmama yardım etti.
“Bunun hakkında
düşüneceğim. Eğer bu bir oyunsa, kazanacağın yegâne şey Cehennemin en dibinde,
ön sıradan bir bilet olur. Anladın mı?”
“Evet usta.”
“Bundan sonra sen
bir Tapınakçı değil, bir çıraksın. Öğrendiğin her şeyi unut, çünkü burada tamamen
farklı şeyler öğreneceksin.”dedi.
“Akşama doğru
avluya gel. Sakın kaçırma.” Kapıya doğru yürümeye başladı. “Bakalım ne kadar
iyisin.”
Adı Ross olan
suikastçı bana baktı. “Benimle gel.” Dedi.
Birlikte üst kata
çıktık. Ross odanın birine girdi, ben de peşinden gittim. Oda loş bir şekilde
aydınlatılmıştı, içeride pek eşya yoktu. En dikkat çeken şey büyük bir dolaptı.
Ross içinden kendi giydiği kıyafete benzer bir kıyafet çıkardı. Bana verdi.
“Üzerini giyin. Sonra aşağıya gel. Teçhizatın var, değil mi? Bir elden
geçirmenin kimseye zararı dokunmaz. Ve tabii ki,” Dolabın ucundaki bir kapağı
açtı. İçinden bir çift bileklik çıkardı. “Bunları da al.” Uzattığı bileklikleri
aldım. Arkalarında bıçaklar vardı.
“Bu..”
“Evet, evet. Soru
sorma faslını sonraya saklarız. Çabuk ol. Ve... Çabuk ol ki kız kardeşinin
cenazesini yapabilelim.” Hemen ardından odadan çıktı.
Ross’un verdiği
kıyafete baktım. Charlotte’ınkine o kadar çok benziyordu ki.
“Charlotte...”
dedim.
“Çok üzgünüm. O
haklı. İntikam geçmişi değiştiremez. Ama en azından, geleceğe yön verebilir,
değil mi?” Kılıcımı çıkarıp yere koydum.
“Eh. Bu da bir
şeydir.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder